PORTRE - 20. Sayfa

PORTRE

Detroit’i terk ettiğim gün göz yaşlarına boğuldum

Onu, uzun süredir göremiyorduk. Şimdi ise “ Los Angeles Sırları”nda ( L.A. Confidential) beraber çalıştığı yönetmenCurtis Hanson’ın yeni filmi “8 Mil” (8 Mile) ile karşımızda. Basinger, alıştığımız Hollywood yıldızlarından değil. Ancak filmden filme kamera karşısına geçiyor, bunun dışında medya kameralarından tamamıyla uzak. Kendine sakladığı özel hayatı ve son yıllardaki seçici tutumuyla gittikçe tutarlılaşan bir kariyeri var. Halen Alec Baldwin ile evli ve iki çocuk annesi. Aşağıda ABD’de yayınlanan Movieline dergisinde, aktris ile kariyeri hakkında yapılan bir söyleşiden ve BBC televizyonunun “8 Mil” filminden sonra aktrisle yaptığı söyleşiden derlediğimiz röportajı keyifle okuyacağınızı umuyoruz:. devamını oku

Yeryüzünün en seksi insanı (mı?)

“Benim yalnız ve depresif bir insan olduğumu söylüyorlar. Hayır, ben çok mutluyum. Zaten beni nasıl tanıyabilirler ki? Sanırım bunu daha çok bilet satmak için yapıyorlar…” Haftanın yedi günü çalışan George Clooney'in yorgunluktan gözleri kapanıyor. Kendisini üne kavuşturan “Acil Servis (ER)”te oyuncu olduğu dönemde çok yoğun çalışan Clooney, bunu diziyi çok başarılı bulduğu için değil, her gün işe gitmenin kendisini mutlu ettiği için yaptığını söylüyor. “Güzel Bir Gün” devamını oku

Zeki Ökten sineması üzerine...

Zeki Ökten, Prof. Dr. Alim Şerif Onaran’ın terminolojisiyle, Türk sinemasındaki “orta kuşak” yönetmenlerin birçoğu gibi sinemaya asistan olarak başladı. Atıf Yılmaz, Lütfi Akad gibi eski kuşağın önemli yönetmenleriyle olduğu gibi, orta kuşaktan olup film çekmeye kendisinden önce başlamış olan Halid Refiğ gibi isimlerle de çalıştı. Zeki Ökten, kendisi gibi en iyi filmini bir Yılmaz Güney senaryosundan (“Yol”) çekmiş olan Şerif Gören’le birlikte, bayrağı Güney’den devralıp 70’lerin ikinci yarısı ve 80’lerin büyük bölümünde Türk sinemasında en elle tutulur filmleri üreten “yeni sinema”nın öncülerinden biri olarak görülüyor. devamını oku

Otuzundan sonra da oyuncu olunur!

Gabriel Byrne’ı herhangi bir filmde, herhangi bir rolde izlediğinizde, onun sadece aktörlükle yetinmeyecek biri olduğunu anlarsınız. En çok da gözleri ele verir onu; kendinden emin, küçük bir rolde de olsa bunun, onun için yaşamı renklendiren olaylardan sadece biri olduğunu belirten anlamlı bakışları… devamını oku

Karanlık filmler yapmayı seven bir İspanyol: Amenábar

Nicole Kidman’ı kadrosunda barındıran, İspanya’da çekilmesine rağmen İkinci Dünya Savaşı sonrası İngilteresi’nde geçen, etkileyici korku-gerilim filmi “Diğerleri (The Others, 2001)” ile ülkesi İspanya dışında da tanındı. İkinci filmi “Aç Gözünü (Abre Los Ojos,1997)” ABD’de sadece birkaç hafta vizyonda kalmasına rağmen Tom Cruise bile onu bu filmi ile keşfetmiş ve bu tanışıklık sayesinde dünya çapında kendisini göstermesini sağlayacak “Diğerleri”ni çekebilmişti. Geçtiğimiz yıl düzenlenen 21. İstanbul film Festivali’nde adına düzenlenen ‘Genç Bir Yönetmen Mercek Altında’ bölümünde “Vanilla Sky” öncesinde çoğu insanın varlığından bile haberdar olmadığı filmi “Aç Gözünü” ve 7 tane Goya’yı birden kapan “Tez”i (Tesis, 1996) izleme fırsatı yakalamış ve genç yönetmenin filmografisine iyice aşina olmuştuk. Festivalde kapalı gişe oynayan “Tez”, şimdi Bir Film tarafından vizyona sokuluyor. Alejandro Amenábar henüz 30 yaşında olan, karanlık filmler yapmayı seven bir İspanyol. Filmleri, Almodóvar tarzı canlı renklerle İspanyol ruhunu yansıtan, aşktan-sevgiden alıştığımız üslupta bahseden sıcaklıktan oldukça uzak... Kendi hayatındaki korkuların, endişelerin, ele aldığı enteresan konuların çıkış kaynağı olduğunu söylüyor Amenábar. Çocukluk zamanlarındaki karanlık korkusu “Diğerleri”nde ve üniversite yıllarında pek hoşlanmadığı bir hocasına karşı olan kızgınlığı da “Tez”de somutlaşıyor. Şimdiye kadar yaptığı üç filmde bunun dışında da ortak noktalar bulunmakta: meselâ filmler ortalama bir gerilim dozuyla ilerliyor. Filmlerin arasında farklılık yaratan etmen ise üç ayrı filmde sırasıyla gerilimin üstünü sos olarak kaplayan macera, bilimkurgu ve korku yan türlerinin kullanımı... Amenábar tarzı gerilim de seyircinin masanın altında her an patlayabilecek olan bombayı bildiği türden değil, bildiğini sandığı türden. Seyircisinin psikolojisiyle oynamak, onlara bir bocalama evresi yaşatmak hilekâr yönetmenin takıntısı sayılır, dediğine göre belirli bir gizemi yaratan şey, onu bilememekten değil tam olarak görememekten kaynaklanmakta. İlk uzun metraj çalışması olan “Tez” de bu görüşün uzantısında tuzaklarla bezenmiş, sürekli olarak ‘katil kim’ sorusunun cevabıyla oynayan bir film. Madrid’te bir film okulu öğrencisi olan Ángela, bir tez hazırlama aşamasındadır; seçtiği konu ise şiddetin filmlerde kullanımıdır. Tabii burada bahsi geçen şiddet “Rezervuar Köpekleri”ndeki (Reservoir Dogs, 1992) Tarantino şiddeti kadar hafif değildir, insanların gerçekten ona maruz kaldığı, işkence gördüğü ve öldürüldüğü ‘snuff’ filmleridir. Ángela’nın çalışmasına büyük katkıyı sağlayacak olan kişi de çağırmadan onun ayağına gelir: vahşet içeren filmlerin müptelası, toplumdışı karakter, sınıf arkadaşı Chema. Sonrasında ise Ángela, tezi için aradığı kaynağın aslında ne kadar yakınında, içinde okuduğu okulda saklı olduğunu fark eder, ört bas edilmiş olayların üstüne gitmeye başlayarak kendisini de bir kurban konumuna sokar. Amenábar seyircisine, ‘Şiddeti kınayan bizler, kınamak için izlerken bile acaba ondan zevk duymuyor ve bu yüzden de onun yaratılmasına katkıda bulunmuyor muyuz?’ sorularını soruyor. Ancak bunları sorarken, aynı konuyla 1960’ta uğraşmış olan “Röntgenci (Peeping Tom)” ve 1999’da uğraşacak olan 8 mm kadar başarılı olamıyor. “Tez”, 7 tane Goya’yı kaptığı için değil de bir ilk film olduğu ve ilerideki Amenábar filmlerinde iyice yerleşecek olan gerilim yaratma biçiminin denemelerini taşıdığı için izlenebilecek bir film. Arseli Dokumacı devamını oku

Bruce Lee'nin tahtında, Hollywood'un zirvesinde…

“Rumble In The Bronx”dan önce ismini duymadığınız ama gişeleri sallayan bir oyuncuydu Jackie Chan. Filmografisinde yüzden fazla film vardı ve Asya sinemasının en baba adamıydı. Avrupa ve Amerika'da da özellikle video-müdavimleri arasında hatrı sayılır bir ünü vardı, kelimenin tam anlamıyla bir 'kült' yıldızdı. Sonra bir anda patladı. “Bitirim İkili”, “Mr. Nice Guy”, “Burn Hollywood Burn”, “Rumble in Bronx”, “Black Dragon” ve diğerleri...Yeni Dünya'ya geldi, ününe ün kattı, Hollywood'un teknolojisi ile kendine özgü dövüş tekniklerini birleştirdi... “Hollywood benden, ben de Hollywood'dan çok şey öğrendim. Aslında bütün dünya bir daire gibidir, ben size bir şey öğretirim siz de bana...” Charlie Chaplin ve Buster Keaton'a olan saygısını her fırsatta belirten Chan, aslında bu iki Amerikan yıldızına, özellikle de Chaplin'e benziyor. Üstadın dehasına sahip olmadığını fark etmek gayet kolay, ancak o da tıpkı Chaplin gibi milyonlarca insanın ortak bir simgesi haline gelmiş durumda. O kadar çok seviliyor ki, 80'li yıllarda evleneceğini açıkladığında iki kadın hayranı intihar etmişti... Her kente lazım Peki bu küçük adam nasıl olmuştu da bir anda milyonlarca insanın sevgilisi oluvermişti? Bir kere, çok sevimliydi, kadınları güçlü kollarıyla değil kıvraklığıyla ve esprileriyle tavlayabiliyordu. Üstelik sıradan bir adamdı, bisikletiyle dolaşır, pizza servisi yapar, yamuk yapanı olay yerinde bir güzel pataklardı. Herhangi bir felsefesi yoktu, ancak Van Damme veya Arnie gibi hödük de değildi. Bir iş günü sonrası ara sokaklarda göreve hazır olarak dolaşır, yaşlı kadınlara veya sıradan insanlara sarkıntılık edenlere derslerini verirdi. Üstelik çok da hızlıydı, Hollywood senaristlerinin kırk yıl düşünseler bulamayacakları taktiklerle dövüşürdü. Hiç öyle 'dışarıda hesaplaşalım' numarası çekmez, süpermarketteyseniz alışveriş arabalarıyla, otomobillerin park ettiği bir ara sokaktaysanız yangın merdivenleriyle benzetirdi sizi. Kısaca suç oranının oldukça yüksek olduğu dünyamızda her şehrin ihtiyaç duyduğu bir kahramandı. Ancak tabii ki her efsanenin bir başlangıcı vardı… Çin işkencesi gibi eğitim Temizlik işçisi olan ailesi o kadar fakirdi ki, Chan'i doğurtan doktora çocuğu satmaya çalışmışlardı. Çünkü yirmi altı dolarlık faturayı ödeyecek paraları yoktu. Doktor öneriyi kabul etmemiş, bir süre sonra şansları açılan aile Avusturalya’daki Amerikan konsolosluğunda iş bulmuşlardı. Altı yaşında ailesi onu Hong Kong'a geri gönderdi; iyi bir eğitimden geçmesi gerekiyordu. Böylece yıllar sürecek, çok katı ve acımasız bir eğitimin içinde buldu kendisini. Her sabah beşte kalkıyor, geceyarısına kadar çalışıyordu. Dans, şan, oyunculuk, akrobasi, dövüş sanatları... Çin işkencesi gibi başlayan eğitimi onu yaşama çok iyi hazırlamıştı sonuç olarak. Bruce Lee’nin yerine... 1971 yılında Bruce Lee'nin “Fist Of Fury”sinde dublörlük yaptı. Bu ilk filminde, sinema tarihinin 'en yüksekten düşüşünü' gerçekleştirerek ismini duyurdu. Dört yıl sonra John Woo'nun ilk dönem filmlerinden “Hand Of Death”de rol aldı. Bruce Lee'nin ölümü, sinemada bütün dengeleri alt-üst etti. Uzak doğulu prodüktörler, 'dragon'un ölmesiyle ne yapacaklarını şaşırdılar. Ancak birçok genç oyuncu üstadın yerini almaya çoktan talip olmuştu bile... Bu sıralarda Chan bir aksiyon yönetmeni olan Lo Wei ile tanıştı. Wei, genç oyuncuyu yeni ejder ilan etmekte gecikmedi, ona 'Sing Lung' ('Dragon' olacak kişi) ismini taktı. Bu birliktelik uzun sürmedi, Jackie Chan yeni Bruce Leeolamayacağını anlamıştı… Chan’ın ilkeleri Chan, kendisine üç tane ilke belirledi: 1- İsteksiz bir kahraman olacak, gerektiği zaman kavgadan kaçmasını da bilecekti. 2- Hikâyenin içinde mutlaka genç bir kadın ve küçük bir çocuk olacaktı. Kötü adamlarla mücadele etmenin sebebi böylesine belirgin olmalıydı. 3- Asla dublör kullanmayacak, kendi işini kendisi halledecekti. Zirveye doğru “Half a Loaf of Kung Fu”, “The Drunken Master” ve “The Fearless Hyena” filmleri Chan'ı zirveye taşıdı; formül tutmuştu bir kere... Böylece Bruce Lee'yi hiç taklit etmeden üstadın tahtına oturmayı başarmış, üstelik Golden Harvest (Hong-Kong'un en büyük film şirketi) ile sözleşme imzalamıştı. Asya'nın en çok para kazanan aktörüydü, üstelik filmlerin içeriğine müdahalede bulunma hakkını kazanmıştı. Amerika'da adı ilk olarak seksenlerin başında duyulmaya başlandı. “Cannonball Run”da Burt Reynolds ile birlikte oynadı, ancak film gişede çok kötü iş yaptı. Amerika, muhafazâkar yönetiminin kendisine sunduğu militarist filmlerden, önünü görecek halde değildi. Today Show'a çağırıldı, ancak yeterli derecede İngilizce bilmediği gerekçesiyle sadece gösteri yapmasına izin verildi. Bu başarısızlık Chan'ı daha çok çalışmaya zorladı ve filmlerinin genel yapısına zarar vermeyecek rötuşlar yapmaktan çekinmedi. “Rumble In The Bronx” Amerikalı prodüktörler tarafından da kabul gördü ve Chan hedefi on ikiden vurdu. Hayranları her şeyden önce geliyor Peki ya özel yaşamı? Söz Chan'da: "Evlenirken çok korktum. Çünkü kendimi bütün hayranlarıma karşı sorumlu hissediyorum. 'Benim kız arkadaşım var, ben evleniyorum, çocuğum olacak' demek hiç de kolay değil. Kaç insan ölecek sonra? ˜İşte bu yüzden özel hayatımı kendime saklamaya karar verdim. Benim için hiç de kolay değil, ancak hayranlarım yerine kız arkadaşımı üzmeyi tercih ederim. " Ve en sonunda, 1994 yılında Jackie Chan Amerika'yı fethetmeyi başarmıştı; artık hem şöhreti hem de başarısı meşruiyet kazanmıştı: MTV tarafından yaşam boyu başarı ödülü kazandı. Söylentilere göre Quentin Tarantino, Chan ödül almadığı taktirde töreni boykot edeceğini söylemişti. Evet, Tarantino ve onun gibi binlerce sinefilin yıllar yılı filmlerini izleyip etkilendikleri Jackie Chan da Hollywood'un olmuştu sonunda. Artık filmlerinin eski tadını vermeyeceğini bilsek de onu sevmeye ve izlemeye devam ediyoruz… Bu hafta vizyona giren Smokin de o eski tadını arayıp durduğumuz, ama tamamen sırtımızı dönemediğimiz Chan’i bir kez daha karşımıza getiriyor, bağlarımızı koparmamak için… devamını oku

Sinemaya dair ne varsa onda: Billy Bob Thornton

Billy Bob Thornton, batılıların ‘multi-talent’ diye adlandırdıkları ‘komple’ sanatçılardan. Yapımcı, senarist, yönetmen, oyuncu ve de müzisyen; üstelik bunların her birinde yeteneği tescilli biri. Her ne kadar bizim ülkemizde, ‘oyuncu’ kimliği daha öne çıksa da, Thornton yönetmenliği ve özellikle senaristliğiyle de yurtdışında hatırı sayılır bir üne sahip. Sinemaya dair yaptığı her işte ‘karakter’ yaratımını ön plana çıkarması, Thornton’un ülkemizde ‘oyuncu’ olarak daha çok tanınmasını bir şekilde açıklıyor. Sonuçta Thornton, ülkemizde vizyona giren ve başrolünde olmadığı Basit Bir Plan ve U-Dönüşü gibi filmlerde de; başrolünde yer aldığı ve her birini geçtiğimiz sezon içerisinde izlediğimiz Haydutlar, Kesişen Yollar) veOrada Olmayan Adam gibi filmlerde de hayat verdiği karakterleri beynimize kazıdı. Birçok izleyicinin kafasındaki "yol kenarında yer alan ıssız Amerikan kasabasında yaşayan otomobil tamircisi" imajı, Thornton’un U-Turn’de canlandırdığı ve film içinde bir yan karakter olan Darrell’la özdeşleşmiştir. Benzer şekilde, ‘zekâ düzeyi geri’ bir karakteri canlandırmada, meslektaşlarının ‘bağıran’ oyunculuklarına karşın, Thornton, A Simple Plan’da, olağanüstü bir mütevazılıka yarattığı Jacob karakteriyle tam bir oyunculuk dersi verdi. Kariyerinde görece olarak küçük sayılabilecek bu rollerde bile izleyicinin kafasında ‘prototip’ olarak yer etmesi, Thornton’un işini ne kadar ciddiye aldığının da bir göstergesi. devamını oku

8 Kadın 8 Portre

CATHERINE DENEUVE 1943 yılında Paris’te doğan Catherine Deneuve’ün anne ve babası da sinema oyuncusuydu. Henüz 14 yaşındayken ilk filmini (Les Collégiennes, 1957) gerçekleştirdi. Bu filmi, yine benzer küçük rollerde yer aldığı irili ufaklı birçok film izledi. Taa ki, Roger Vadim, ona Le Vice et la Vertu (1962) filminde önemli bir rol teklif edene dek. Bu filmdeki performansıyla dikkatleri üzerine çeken Deneuve, Jacques Demy’nin Cherbourg Şemsiyeleri (Les Parapluies de Cherbourg, 1964) adlı müzikalindeki Geneviève Emery rolüyle tam bir çıkış yaptı. Bu öyle bir çıkıştı ki, Deneuve pekçok aktörün ve aktrisin hayalini kuramayacağı yönetmenlerin arandıkları bir oyuncu haline geldi. Roman Polanski (Repulsion, 1965), Jean-Pierre Melville (Un flic, 1972), Luis Buñuel (Belle de Jour-1967, Tristana-1970), François Truffaut (The Last Metro, 1980) gibi adları sinema tarihine altın harflerle kazınmış ustalarla çalışmış olmasının yanı sıra Raoul Ruiz (Le temps retrouvé, 1999), Lars von Trier (Dancer in the Dark, 2000) ve François Ozon (8 Femmes, 2002) gibi günümüzün önde gelen sinemacılarıyla da çalışıyor oluşu, onun ne kadar esnek bir oyunculuk anlayışına sahip olduğunu kanıtlıyor adeta. Gerçekten Catherine Deneuve, kariyerinin hiçbir döneminde alışıldık yıldız kompleklerine kapılmadan kendini çalıştığı yönetmenlere teslim etmeyi başarabilmiş, gerçek bir star. 8 Kadın’daki Rolü: Çekici ve asil Gaby. Ait olduğu burjuva sınıfının tüm özelliklerini taşıyan bu karakter, kızları Suzon ve Catherine’le gurur duymakta, ancak kocası Marcel’le pek de iyi geçinememektedir. devamını oku

Wesley Snipes

Hollywood kalıplarına göre Wesley Snipes, aslında çok da klasik olmayan bir figür. Demolition Man, Passenger 57, Blade gibi filmlerden sonra bir star olduğu gerçek. Ancak özel yaşamı ve kariyerindeki bir sonraki adımı hep bir muamma. Düzenli olarak beyazperdede, yani kendini hiç kaybettirmiyor ama seyirciyi derinden sarsacak filmleri de çok fazla değil. Aksiyondan drama çeşitli rollerde boygösteren bu çok yönlü aktörün ilk çıkışı bir sinema filmi ya da TV dizisiyle değil, bir müzik klibiyle oldu. Wesley Snipes, 1987 tarihli ünlü ‘Bad’ şarkısının klibinde Michael Jackson’ın karşısındaki çete lideri rolündeydi. Bu çıkışın bir yıl öncesinde Wildcats ve Street of Gold fillerinde yan karakterlerde yer bulabilmişti kendine. Müzik klibinin patlamasının ardından şansı açıldı Wesley Snipes’ın. devamını oku

Geena Davis

Geena Davis (ya da gerçek adıyla Virginia Elizabeth Davis), hülyalı bakan, ama aynı zamanda hayat dolu olan gözleri, iri kemikli yüzü ve sıradışı fiziğiyle, son dönemde Hollywood'u istila eden 'prototip' güzellerden ne kadar farklı olduğunu hâlâ izleyicinin yüzüne haykırıyor. Ne de olsa oyunculuğu, "ihtiyaç duyduğu için ya da ünlü olmak uğruna" yapan biri değil o. Geniş bir hayran kitlesine sahip olamayışını açıklayan da bu belki: Geena, hiçbir zaman herkesin (tercihan her erkeğin) hayallerini süslemek isteyen biri olmadı. Onun sadık bir hayran kitlesi vardı ve kendinden bir şeyler kattığı karakterleriyle seviyorlardı onu. Bu mütevazı sevgi, ona seçici olma şansını da tanıdı hep; önüne gelen her senaryoya "evet" demedi Geena, her filminden sonra en az bir yıl ara verip kendini dinlemeyi tercih etti. Sonuç olarak bugün geldiği yerde, Thelma ve Louise, Sinek, The Accidental Tourist gibi filmlerdeki rolleriyle ona hayran olan ve bugün bile kendisini iç geçirerek izleyen mütevazı bir hayran kitlesi var Geena'nın. Sırf bu nedenle belki, kariyerinde ilerlemeden çok nostalji duygusunun hakim olduğunu söyleyebiliriz. Geena, yaptığı her filmle geçmiş üzerinden bir hayranlık yaratmayı sürdürüyor. Modellikten oyunculuğa… 1979'da Boston Üniversitesi Güzel Sanatlar Akademisi'nden mezun olan Geena, mezun olur olmaz sanat camiasının içine girebilmek için New York'a taşınmış. Ancak istediği kariyere başlaması o kadar da kolay olmamış. Bir süre garsonluk gibi küçük işlerde çalışmış. Bu işlerden birinde, ünlü Ann Taylor mağazalarında cumartesi günleri vitrinde mankenlik yapma şansını yakalayan güzel yıldız, sonunda burada dikkatleri çekince, 23 yaşında, Zoli Mankenlik Ajansı'na kabul edilmiş. devamını oku
  • toplam: 200 yazı