Röportaj: Özkan Aksular ile Münafık'ı Konuştuk!

Röportaj: Özkan Aksular ile Münafık'ı Konuştuk!

  • DOSYA

3 Nisan’da vizyona giren Münafık, korkudan çok gerilime yakın türü ve farklı göndermeleriyle dikkat çekici bir yapımdı, sorularımı filmin yönetmeni Özkan Aksular’a yönelttim.

 

 

 

Melis Zararsız: Özkan Aksular ismini yeni duyuyoruz sinema piyasasında. Bu ilk uzun metraj sinema filmin ve hem de bir gerilim/korku filmi. Kendinden bahseder misin biraz?

 

Uluslararası İlişkiler mezunuyum. Siyaset okudum aslında, alaylıyım yani. Kurgu ile giriş yaptım sektöre. Pek çok klip kurgusu yaptıktan sonra, klip yönetmenliğine geçtim. Asıl hedefim her zaman sinemaya geçmekti ama biraz pimpirikli biriyim. Bir işin her yönünü bilmeden o işe girişemiyorum. Klip çekmek, görselimi, dilimi ve kurgumu oturtmamda çok faydalı oldu.

 


Bildiğimiz klipler var mı çektiğin?


Herhalde en çok bilineni Yüksek Sadakat – Sana Aşık Yalnız Ben’dir. Feridun Düzağaç, Hayko Cepkin, Sibil gibi genelde sevdiğim ve keyif aldığım sanatçılarla çalıştım.

 


İlk film olarak gerilim/korku tarzında bir filmle karşımızdasın. Bu senin bir yönetmen olarak kendini ifade ettiğin ve etmek istediğin bir tür mü yoksa farklı türler de deneyecek misin? Nasıl çıktı bu fikirler?


Korku filmlerini severim ve iyi de bir takipçisiyim ama direkt korku filmi yönetmeni olayım diye çıkmadım yola. Gerilim ve dram türlerine daha yatkınım. Fakat Türkiye’de gerilim riskli bir tür. Av Mevsimi dışında yüksek gişeye sahip bir gerilim yok bildiğim kadarıyla.

 

 

Benim aklıma Beyza’nın Kadınları geliyor bir de bu türde.


Evet. Maalesef bunlar hak ettiği karşılığı tam olarak alamamış yapımlar. Korku seviliyor ve daha alışığız korku türüne. Ben Münafık’ta gerilim  yapmak ama içine biraz da korku koymak istedim. Münafık o yüzden aslında tamamen bir korku filmi değil, içinde korku öğeleri barındıran gerilim, hatta dram filmi diyebiliriz sanırım.

 


Evet, sanırım senaryo da sana ait değil mi? Bu hikayeyi yazma süreci nasıldı, aklında nasıl belirdi böyle bir hikaye? Cin konusu var gibi gözükse de, hamilelik, Rusya, göl, değişik bir hikaye, pek de benzerine rastlamadık aslında.


Evet, senaryo benim. Bitirebildiğim ilk senaryo. (Gülüşmeler) Söylediğin gibi birbirinden farklı pek çok donenin bir araya gelmesiyle oluştu hikaye. Ben böyle hikayeleri daha çok seviyorum. Paranormal olaylara ait terimleri Türkçe kullandığınız zaman bana komik geliyor. Bu yüzden filmin içinde bir yabancı dil olmasını istedim. Rusya, bize yakın ve bilimsel olarak gelişmiş, bu tarz araştırmalar da yapan bir ülke olduğu için Rusça’yı tercih ettim. Doğal doğum ile ilgili internette çokça videoya denk gelmiştim. O fikir de oradan geldi. Hani hurafeler, İslam ile bağdaşmayan mevzular vardır ya bazı korku filmlerinde, oradan da “münafık” fikri geldi aklıma.

 


Yani “münafık” kelimesinden mi ilerledi hikaye?


Evet. Biraz araştırınca bu kelimenin anlamını da tam olarak bilmediğimizi fark ettim. Zındık gibi, kafir gibi bir anlamı var zannedenler çoğunluktaydı. Gerçek anlamını ortaya koymak istedim.


 

Senaryo ne kadar zamanda tamamlandı?


Aslında yazmaya başladığımda, alışık olduğumuz daha az riskli bir hikaye ile yola çıktım. Onu bitirmek bir ay falan sürdü. Sonra içime sindiremedim. Az önce konuştuğumuz doneleri de ekleyerek hikaye genişledi. Son halini alması bir seneyi buldu sanırım.

 


Ekip nasıl oluştu, kimlerle çalışacağına nasıl karar verdin teknik anlamda vs.?


10 senedir sektörün içerisindeyim. İlk gün kiminle çalıştıysam hala ekibimin içinde aynı insanlar var. Kendi yapımcılığımı da yaptığım için, sorun yaşamadığım sürece ekibimden kimseyi değiştirmedim. Teknik ekipteki herkes, benim en az 8 yıldır çalıştığım, artık birbirleri arasında da leb demeden leblebiyi anlayan insanlar. Yani bir karar vermedim. Her şey hazırdı zaten.

 


Yazarken, oyuncu olarak kafanda birileri canlanıyor muydu?


Hayır. Bir de bu tarz filmlerde çok ünlü birilerinin olmaması gerektiğine inanıyorum. Bir sene senaryosu sürdüyse, altı ay kast çalışması sürdü diyebilirim. Zeynep’i (Okan) bulmak, Karina’yı (Malsagova) bulmak. Rus karakter önemliydi. Çeviri büyük sorun olacak diye düşünüyordum ama Karina ana dili gibi Türkçe konuşuyordu. Proporsiyonu da tam düşündüğüm gibiydi. Oyunculuklar üzerine uzun uzun çalıştık. Özellikle küçük kız karakter Balım’la.

 

Küçük çocuk oynatmak zor olsa gerek? Hastalıklı bir kızı canlandırıyor, sara nöbetleri, vs. Kolay değil.


Aynen öyle ama Balım çok zeki ve çok yetenekli bir kız. Sara krizleri üzerine epey çalıştık, başta çok başarılı olamadık ama çalıştıkça istediğimiz gibi oldu. Her şeyden önemlisi oyun alabilen bir çocuk Balım. Hikayede her karakterin ayrı bir zorluğu vardı. Zeynep’in çamur sahneleri gibi mesela. Karina’nın da ilk oyunculuk deneyimiydi. Rusça bilmiyorum ben, oyun çıkıyor mu çıkmıyor mbu onu da anlamak zor oluyordu bu yüzden. Yani bana göre iyi de, bir Rus izlerse ne der diye düşünmeden alamıyordum kendimi. Özer (Arslan) de Rusça bilmiyordu. Ona da öğrettik. Kendini kurtaracak kadar Rusça konuşuyor artık sayemizde! (gülüşmeler) Oyuncu arkadaşlarım gerçekten çok emek verdi. Pek çoğuyla oturup sahne sahne çalıştık bütün filmi. Benim ilk filmim olduğu için, doğal olarak oyuncularda bir tereddüt vardı. Belki de ben öyle hissediyordum ama motor deyip birkaç sahne çekince herkes rahatladı.


Kastamonu’da çektiniz değil mi çoğunlukla bir de? Mekan vs. de zor?

 

Tabii ve çekim yaptığımız yer, üç dağın ortasındaki bir vadide bir köy. Kaldığımız yerden her gün 1,5 saat git, 1,5 saat gel….


Orayı nasıl bulup belirledin? Hikayeye uygunluğunu vs.?

 

Ben Karadeniz aşığı bir adamım. Yazarken Artvin aklımdaydı ama bu film için çok uzak kaldı. Kastamonu’da karar kıldım en son. Sonra da birkaç kez gidip epeyce köy gezdim. Sonunda Nalbant’ta karar kıldım. Belki filmde de güzel göründü ama çok daha güzel bir yer. Tam da güzelliğini verememiş olabiliriz, inanılmaz bir yer.

 


Görüntü yönetmenliği?

 

Varol Şahin benim uzun yıllardır dostum. İş dışında da görüşüp beraber vakit geçiriyoruz. Bu beraberlik tabii sete de yansıyor. Neredeyse aynı görsel beğenilere ve aynı fikirlere sahip olduğumuz için rahat çalışıyoruz. Sette, “bu olmadı” dediğim bir şey olmadı.

 


Aynı görüşte olmak önemli, değil mi?


Bir tek görüntü yönetmeniyle de değil, bütün ekiple ortak bir geçmişe sahip olunca çok iyi oluyor gerçekten de. Bizde öyle bir durum vardı ki, neredeyse yabancı kimse yoktu. Herkes iş dışında da birbiriyle görüşüyor.

 

Çekimler ne kadar sürdü?

 

Hikaye açısından mekanı ve mevsimi tutturmak önemliydi tabii. Tam yeşil değil, arada sarı da lazımdı hikayenin hüzün kısmı için. Ağustos sonu Eylül başı gibi yaptık çekimlerimizi. 3 Hafta Kastamonu’da, 2 gün de İstanbul’da, annemin evinde çekim yaptık.

 


Rusya nereden aklına geldi? Bir de bu filmdeki o paranormal konulardaki araştırmalar, ses kayıtları, o konulardaki gerçeklik payını da merak ediyorum açıkçası, bilmediğim için.


Rusçayı kullanmaya kesin olarak karar verdiğimde Rusya’yı araştırmaya başladım. Sovyetler döneminde ESP Laboratuvarları olduğu gördüm. Bu laboratuvarlar, Extrasensory perception, yani bizim bildiğimiz 6. his üzerine araştırmalar yapan laboratuvarlar. Telepati, telekinezi, sezgi gibi parapsikolojik konuları araştıran ve bu konuda deneyler yapan gerçek laboratuvarlardan yola çıktım. Bizim filmde işlediğimiz gibi bir metodojileri var mı açıkçası bilmiyorum ama ben paranormal olaylara uyarladım. Rusların aslında en çok peşinde koştuğu, askerler ile telepati yoluyla iletişim kurabilmekmiş o dönemlerde. Böyle cinlerle iletişim kuran birisinin varlığı da ilgilerini çekerdi diye düşündüm. Aslında Türkiye’nin 80 darbesinin arka tarafında da kurgulamaya çalışmıştım hikayeyi ama Sovyetler daha inandırıcı olacak gibi geldi. Başka senaryolar var ama orada.


Yeni projelerinde bu tarz paranormal olaylar mı olacak, ne olacak?


Benim aslında değişken bir yapım var. Ne çekmek istiyorsun diye sorarsan “Post-Apocalyptic” bir film diye cevap verebilirim. Yanıbaşında yaşanmış Çernobil’den yola çıkarak pek çok hikaye yazılabilir diye düşünüyorum. Amerikan filmlerine baktığın zaman etraflarındaki küçücük şeyleri kocaman hale getirebiliyorlar. Biz de etrafımızdaki şeylerden faydalanabiliriz diye düşünüyorum. Yani bir salgın filminin mesela Amerika’da olmasındansa Ortadoğu’da olması daha gerçekçi gibi geliyor bana. Genel olarak evrensel bir şeyler yapmak istiyorum. Bir de dokunamayacağın konular, sürekli yanlış anlaşılacağın mevzular var. Hassas bir ülkeyiz. Bir film çektiğinde pek çok insandan özür dilemen gerekebiliyor. Adamlar House of Cards yapıyor. Amerikan Başkanı’nı biseksüel gösterebiliyorlar. Haydi yap bakalım burada. Birilerine bunun bir film, kurmaca bir hikaye olduğunu anlatmak çok zor. Serdar Akar, Behzat Ç’nin bir bölümünün başında bütün meslek gruplarını yazıp baştan özür dilemişti. Bunların da kırılması gerekiyor ki bazı işleri yapabilelim.

 


Cem Yılmaz’ın anlattığı, Hamam filminin başına gelen aklıma geldi.

Aynen o işte, evet.

 

Sansür meselelerine gelelim mi? Festivalde olanları takip edebildin mi?


Evet ama ben bu konuda genelden biraz daha farklı düşünüyorum. Sistem ile mücadele edebilmek için onun araçlarını kullanmak gerekiyor. Yasal olarak bir zorunluluk varsa, “ama diğer filmlere göz yumuluyor” diye bir savunma yapmak ne yazık ki bence yeterli değil. Eğer tescil belgesi almanız gerekiyorsa, diğer filmlerin aldığı gibi müraacatınızı yaparsınız. Hadi bunu baştan bilmiyordunuz diyelim, sonradan tescil belgesi de alınabilir ve bu iş bir iki günlük iş. Bakur, bunu deneseydi ve tescil belgesini alamamış olsaydı o zaman sansürden bahsetmek daha gerçekçi bir zemine otururdu benim için. Dediğim gibi, sistemin içinde sistemin araçlarıyla mücadele vermeniz gerekiyor. Ayrıca bir filmin sansürledikten sonra diğer bütün filmlerin kendiliğinden oto-sansür uygulaması da büyük bir haksızlık. Daha farklı, daha demokratik çözümler bulmamız gerekiyor tepkilerimizi gösterirken. Çünkü bu da bir nevi despotizm. Eminim ki pek çok yönetmen ve yapımcı gerçekten filmlerini festivalden çekmek istememişlerdir. Belgesi olan bu filmlerin suçu neydi diyorum ben o zaman. Bu filmler neden izleyicisiyle buluşamadı… Bir de artık tabii herkes Bakur’u biliyor. Peki ya diğer filmler? Hangi film bu kadar konuşuldu? Hangi film bu kadar merak edildi? Tabii ki de bunun bir reklam çalışması olduğunu düşünmüyorum ama aynı zamanda, filmlerinin festivalde gösterilmesi için gereken çabayı göstermediklerini ve karşılaştıkları engelde hemen pes ettiklerini düşünüyorum. Üzülüyorum. Ankara’da da çekilmiş mesela filmler, yarışmalar iptal olmuş, yazık yani. Tepki bu olmamalıydı.

 


İlk filmlerin az salon bulmaları konusunda ne düşünüyorsun, gerçi siz 120 kopya girmiştiniz? Bu iyi bir rakam ilk film için.

 

Evet. Salon sayısı giderek arttı artık Türkiye’de ve eskiden 120 kopya büyük filmler için geçerli bir sayıyken artık ulaşılması zor bir rakam değil. Buna paralel izleyici ve yönetmenler, çekilen filmler de arttı. Bu olumlu bence… Dizi sektörünün ilk zamanlarında herkes dizilere karşı bir tavır almıştı. Ben gerekli olduğunu, zaman içerisinde faydasını göreceğimizi düşünüyordum. Yarattığı ivme sayesinde daha çok malzeme geldi Türkiye’ye. Gelen malzemeleri de güncel tutmak zorunda kaldık. Malzeme çok olduğu zaman, özellikle dizilerin sezon arasında bu malzemeler boşa çıktı ve sinemaya eskisine nazaran daha ucuza kiralanır hale geldi. Bu da film maliyetlerini dolaylı olarak düşürdü tabii. Türkiye’de artık yılda 3-5 film çekilmiyor. Bunun en büyük nedeninin diziler olduğunu düşünüyorum. Bu dizilerin kalitesi tartışılır. Yanlış anlaşılmasın söylediklerim. Hem dizi sektöründe hem de sinema sektöründe iyi kötü sıyrılacaktır elbette. Ancak ne kadar üretim yaparsak o kadar gelişiriz.

 


Tekelleşme, Başka Sinema’nın çabası, bunlara ne diyorsun?


Başka Sinema’nın çabasını takdire şayan buluyorum. Gerçekten önemli işler yapıyorlar ve yanlış bilmiyorsam salon başı seyirci ortalaması da Türkiye genelinden yüksek. Bu, iyi filmlerin izleyici tarafından karşılığının alındığının bir göstergesi... Evet 300-500 salona bir filmin hakim olması veya siz vizyondayken tutan başka bir film olduğunda hemen sizin filminizin seanslarının o filme ayrılması –ki biz Münafık’ta yaşadık bunu- sıkıntılı ama bunun çözümü bende değil. Bende olmamalı. Ben filmimi çekerim; ulaşabileceği kadar izleyiciye ulaşır. Benim için önemli olan filmimi eleştirmenlerin beğenmesi veya festivalde ödül alması değil. Filmimle anlatmak istediğim konunun daha fazla insana ulaşmasıyla ilgileniyorum. Münafık da bu yüzden bir gerilim/korku filmi.

 


Münafık’ın başka ülkeler, festivaller gezme serüveni olacak mı?


Var evet. Gösterim olarak girmeyeceğiz ama festival dolaşacak. Şimdiden Amerika ve bazı Avrupa ülkelerinden filme ilgi var. Yabancıların daha çok ilgisi oldu diyebilirim. İzlemek isteyen, festivallere çağıran birçok mail alıyoruz. Onlara gidecek umarım.

 


“Post-Apocalyptic çekmek isterim çünkü aslında esas hikaye bizde” diyorsun ya, aslında biliyorsun bu hep vardır, bizim hikayelerimizi bizden iyi anlatırlar ya da mesela korku sinamasında hep yabancı örnekleri takip ederken birden kendi kültürümüz akla geldi. Büyü kültürü, dinimizde yer alan korkular, cinler gibi. Sonra bunun üstüne çok gidilmeye başlandı ama bir yandan beğenilmiyor da. “Hala yapamıyoruz” algısı var. Sen Türk korku sinemasının gelişimine nasıl bakıyorsun? Neyi yapamıyoruz ya da?

 


Yapımcı ve yönetmen gözünden ikiye ayıracağım bu durumu. Birincisi kimler korku filmi çekiyor? İki farklı yönetmen var: Gerçekten korku filmi seven, kendini bu türe adamış olanlar ve bir de düşük maliyetler nedeniyle kendini göstermek için bunu bir adım olarak görenler. Yapımcı tarafı ise daha düşük maliyetle üretilen bu filmler üzerinden para kazanmak derdinde dolayısıyla. Bu kadar çok korku filmi çekilmesinin sebebi bu bence… Özellikle ucuz maliyet. Dikkat edin, aynı yönetmenin devam ettiği filmler olmuyor bunlar genellikle. Benim kendi kültürümüze ait, içinde cin olmayan korku hikayelerim de var ama yapımcılar biraz temkinli yaklaşıyorlar bu işe. Cin yok mu diyorlar mesela. Yurtdışı sevdalısı olmaktan değil ama mesela Amerika’da farklı fikirler, farklı projeler üretebilmek önemli. Bizde ise tam tersi…. Bir şey tuttuysa, hep aynısını yapalım. Riske girmeyelim mantelitesi hakim. Bunu tetikleyen de izleyicinin yaklaşımı. İzleyici eğer benzer işleri takip etmese, farklı şeyler istese o zaman çeşitleme ve zenginlik de ortaya çıkacaktır. “Halk bunu istiyor” meselesine dönüşüyor biraz. Münafık’ı ben ne kadar farklı yazmaya çalışsam da Conjuring’e benzettiler. Çok sevdiğim bir iştir orası ayrı ama ortak tek noktası belki de Rus kızın yanında getirdiği aletler. Ancak bu aletlerle ilgili tonlarca film sayabilirim. Conjuring’den değil de Ghost Busters’dan bile esinlenmiş olabilirim ben bu aletleri. Farklı işler yapılıyor ve zamanla karşılığını bulacağına inanıyorum hala.

 


Filmin adının “Münafık” oluşu ve diyaloglardaki bazı politik göndermeler konuşuldu filminle ilgili, ne söylemek istersin?


Çok samimi söylüyorum, bir kere birisine münafık demek çok büyük bir hakaret. Ben bu cüreti kendimde görmem kimseye söylemek adına. “Şunu düşünerek yazdım” gibi bir şey yok elbette. Ben “Münafık” ı anlattım. Kim nereye çekmek isterse çekebilir. Muhtar olması dikkat çekti mesela ama ben şunu düşünmüştüm, genelde filmlerde muhtar ya da benzeri kişiler gelip olayı çözerler ya. Ama hayır, o da kötü adam olabilir. Seçtiğimiz insanlar da kötü olabilir, seçmediklerimiz de. Yaptığımız her tercih doğru olacak diye bir şey yok. Münafıkların en büyük özellikleri kendilerini çok güzel gizleyebiliyor olmalarıdır zaten.

 


"Nazım" ismiyle Nazım Hikmet göndermesi de konuşuldu filminde.


Evet. İşin içerisinde Rusya olunca film de 80’li yıllarda geçince ufak bir gönderme fırsatım oldu.

 


Efektler nasıl kullanılıyor sence korku filmlerinde?


Ben izlerken fazla efektli filmler tercih etmiyorum. B-Movie değilse ya ada özel bir gönderme yoksa, ciddi ciddi yapılıyorsa çok hoşuma gitmiyor. Ben daha çok bilinmeyenden ve görünmeyenden korkuyorum. Bir iki yerde ihtiyaç dahilinde illa ki kullanılabilir ama filmi bunun üzerine kurgulamak bence iyi sonuçlar vermiyor. Çünkü özünde korku görebildiğin şeyden korkmak değil. Daha tüyleri diken diken edici, daha akılda kalıcı sahneleri seviyorum. Conjuring’deki el çırpma sahnesi gibi mesela. Ses efektlerinde de aynı şey geçerli. Ben Münafık’ın ilk yarısında mesela izleyiciye şunu söylemeye çalıştım; istersem ben sizi filmin sonuna kadar böyle “böh”lemelerle korkutabilirim. Ama bunu yapmayacağım. Çünkü dikkat edersen bizim korku sahnelerimizin büyük çoğunluğunda bu yok. Daha ziyade gündelik durumlarda kullandım. Araba camının patlaması, kapının açılması vs. Odaklandığım şey akılda kalıcı birkaç korku sahnesi çekebilmekti. Bence Ceyda’nın üzerine odada yağmur yağan sahne de bunlardan birisi.

 


Kendi hikayelerini çekmeyi tercih ediyorsun değil mi?


Direkt öyle bir takıntım yok. Münafık’ın hikayesi de senaryosu da bana aitti. Ancak şu an üzerinde çalıştığım projede hikayeye destek verip senaryoya karışmamayı ümit ediyorum. Çünkü ben detaylar arasında fazla boğuluyorum. Bu yüzden küçük bir ekip kurduk ve beraber ilerliyoruz. Senaryo olarak kaleme almak istediğim hikayelerim de var ancak birkaç projelik ara verebilirim.

 


Yeni projelerle ilgili başka spoiler?


Şu an bir seri üzerinde çalışıyoruz. Tabii ki “Münafık” ta olduğu gibi içerisinde dramı da barındıracak bir seri bu ama ondaki kadar yoğun bir dram olmayacak. Belki hikaye olarak dram aynı dozda olabilir ama filmin içindeki yayılımı daha az olacak. Korku ögelerini daha fazla kullanacağız ve zeka da olacak bu işlerde.

Teşekkür ederiz.

 

Röportaj: Melis Zararsız

YORUM YAZ
YORUMLAR
henüz hiç yorum yapılmamış