Röportaj: Mehmet Aktaş

Röportaj: Mehmet Aktaş

  • DOSYA

21 yıl sonra İstanbul Film Festivali’nin davetiyle İstanbul’a gelen yapımcı ve senarist Mehmet Aktaş, yönetmenliğini Şevket Emin Korkinin üstlendiği Taşa Yazılmış Hatıralar filmini ve filmi festivalden çekme sürecini filmlerim.com’a anlattı.

 

 

Antalya Film Festivali’nde Annemin Şarkısı filmini izlemiş ve isminizi ilk orada duymuştum, film festivalde ödüller almıştı ve ekiple söyleşi olmuştu, sizden ilk orada haberdar oldum ama sizin sinema hikayenizi bilmiyordum, sanırım uzun süre sonra yeniden İstanbul’a gelmişsiniz, yönetmenlik, yapımcılık ve senaristlik kimlikleriniz var, bu anlamda sizi tanıyabilir miyiz?

Ben herşeyden önce Türkiye’den ayrıldığımda gazeteciydim. Avrupa’ya gittim. Önce İspanya, sonra Belçika, sonra da Almanya’ya. İlk 4-5 yıl gazetecilik yaptım oralarda da. Daha çok kriz bölgelerinde çalıştım, Ortadoğu ve Orta Asya çalışma alanlarımdı. 90’ların sonunda gazeteciliği tamamen bıraktım. Sinema alanında çalışmaya yöneldim. Önce dramaturg olarak çalıştım bazı yönetmenlerle. Daha sonra yapımcılığa ve senaristliğe yöneldim. Gazetecilik yaptığım dönemde Med TV ve Arte TV kanalları için belgeseller de yapmıştım, 28 dk, 52 dk’lık formatlardı ama sinema alanına geçtikten sonra sadece sinema belgeselleri ve filmlere yöneldim.

 


Mitos Film’den bahsedebilir miyiz?

Berlin’de Mitos Film şirketimiz var evet.

 


Ne zamandan beri faaliyette?

2000 yılından beri. Mitos film daha çok Akdeniz sineması, Kürt sineması alanlarında çalışıyor, uluslararası, ortak yapımlara imza attık. Son yıllarda kendi geliştirdiğim senaryoları filme çekmeye başladık.

 


Gazetecilikten de geldiğiniz için sinemanın “belge” yanıyla daha mı ilgilisiniz, bu tarz çalışmalara mı imza atmak istiyorsunuz hep?

Tabii, geçmişimin etkisi oldu, bu zamana kadar yaptığımız sinema filmlerinin sosyal, politik arka planları oldu, tanıdığımız coğrafyalarda bu filmleri yapıyoruz, bildiğimiz hikayeler.

 

Kendi yaşanmışlıklarınız mı var?

Mesela festivalde gösterilen Krala Mektup filmi var, bu Oslo’da kırsal alandaki askeri bir kampta yaşayan 5 mültecinin portresi. Bir belgesel değil, sinema filmi. Yılmaz Güney’e saygı filmi. O mültecilerin 5 günde Oslo’ya yaptıkları yolculuğu anlatıyordu. Her birisinin 8 saat içinde yapması gereken işler var, bu hikayeyi ben yazdım, oradaki kişisel deneyimlerim elbette bana çok yardım etti, çünkü mülteci karakterleri gazetecilik döneminde çok iyi tanımıştım. Mültecilerle ilgili televizyona programlar, belgeseller yapmıştım. Onların gerçek yol hikayelerini dinlemiş olmak bana çok yardım etti.

 


Taşa Yazılan Hatıralar da mı böyle?

Evet, İran ve Irak’da yapımcılık yaptığım dönemde kamera arkası gerçek hikayelerden etkilenerek o filmin senaryosunu yazdım, daha sonra Şevket Emin Korki de bana katıldı senaryoda. Tabii daha önce orada bulunup, gazetecilik sınırları altında anlatamayacağım hikayeleri şimdi sinemada, bunlardan beslenerek anlatabilmek güzel.

 

 


Siz de bir yönetmensiniz ama bu filmde yapımcı kimliğinizle yer alıyorsunuz, yönetmen Şevket Emin Korki ile çalışmak nasıldı?

O çok mütevazi bir insan. Bu bizim ilk projemiz birlikte. O bana bir projeyle gelmişti. Ben ona Taşa Yazılmış Hatıralar’ı önerdim, o da hemen kabul etti, bundan önce o da iki film yapmıştı, savaş bölgesinde, onun da kamera arkasında yaşadığı hikayeler vardı, projeye o yüzden yakın hissedip hemen sarıldı. Şevket İran sineması içinde büyümüş, orada sinema eğitimi almış, ailesiyle Irak’tan oraya mülteci olarak gelmiş. Benim de Avrupa’da böyle bir serüvenim olmuştu. Bir şekilde birbirimizi çabuk anladık, ben daha önce İran’lı Kürt yönetmen Bahman Ghobadi ile de çalışmıştım. Bizim birbirimizi anlamamız çok çabuk oluyor tabii. Biz sonuçta insan hikayeleri anlatıyoruz, sanatsal filmler yapıyoruz. Yapımcı yönetmen ilişkisi bir arkadaşlık ve güven ilişkisine dönüşmezse o iş yürümüyor. Yapımcı olarak kendi hikayemi anlattığım senaryoya karşı da bir sorumluluğum olduğu zaman ortaya bambaşka bir durum çıkıyor. Avantajları ve dezavantajları oluyor.


Dezavantaj olarak ne söylersiniz?

Hikayeyle çok kutsal bir ilişkin oluyor, bazı yapım tehlikelerini görmemeye başlayabiliyor insan, öyle bir körlük oluşturabiliyor. Bir yapımcı gibi değil de hikaye anlatıcısı olarak bakıyorsun mesela, yapım aşaması başka çünkü. Örneğin bu filmin standartların üstünde bir çekim takvimi vardı, 50 gün ama 80 gün çekimi oldu.

 


Film nerelerde çekildi?

İran Irak sınırında çekildi, ana bölge Saddam’dan kalma büyük bir hapishaneydi.

 


Çekim sürecindeki zorluk ve kolaylıklar?

Film içinde bir film anlattık. Bizim esas çekim ekibimizin yarısı aynı zamanda oyuncu oldu, biz bunu bilinçli yaptık çünkü sinema tutkusunu anlatan bir film çekiyoruz bir yerde, o sektörde çalışan insanların oyunculuk yapmasını istedik, prodüksiyon asistanı hikayede de prodüksiyon asistanıydı, ses asistanı, filmin içindeki ses asistanıydı. Filmin başrol oyuncusu Hüseyin Hasan ile şu anda The Dark Wind diye bir film yapıyorum, kendisi gerçekte bir yönetmendir. Tamamen sinema dünyasından gelen insanlarla doldurduk filmi, hatta benim de küçük bir rolüm var.

 


Yılmaz Güney’e selam çakan bir film.

Evet, film onunla başlıyor zaten. Ben bu hikayeyi daha yazmadan önce bir şekilde Kürtlerin onu sevgisini anlatmak istiyordum, açılış sahnesi bu şekilde güzel oldu dolayısıyla. Biz bu senaryonun samimi ve gerçekçi olması için çok uğraştık, senaryo yazma aşamasında elbirliğiyle, Şevket’le sürekli tartışarak yazdık, mesela oğlumun annesi ile Skype’da konuşuyorduk, o Norveç’te yaşıyor, oğlumu ve o an yaşananları senaryoya koydum. Bizim tartışmalarımıza yakın diyalogları olduğu gibi yazdım. Ben sinemada samimiyet ve gerçekliğin başarıyı getireceğine çok inanıyorum.

 

 


Irak’daki kadınların durumu da filminizin konularından biri, bu konuda neler söylemek istersiniz?

Evet, filmimin konusunun sadece Kürt sinemasının doğuş sürecini anlatan bir film olmasını istemedim. Aynı zamanda bugünkü Kürtlerin yükselen değerlerini, toplumun portresini çıkarmak istedim ortaya. Kürtlerde bellek zayıflığı var. Enfal katliamı 182 bin insanın ölümüne neden oldu. Saddam’ın düşüşünden sonra bölgeye akan petrol parası bana göre hoyratça kullanıldı, küçük bir şehirde 10 tane 5 yıldızlı otel açıldı, oradaki Roj Azad karakteri o yüzden senaryoya girdi, orada bir eski sinema salonunda Türk lokantası yapmak istiyorlar mesela, biraz bizim topluma bir eleştiri yapmak istiyordum, ne kadar başardık bilemiyorum.

 


Filmin dili enteresan aslında, ciddi ve önemli konular ama absürd ve trajikomik diyebileceğimiz yanları var, neden böyle bir anlatım dilini tercih ettiniz?

Ben kendi sorunlarıyla, yaralarıyla barışık olan bireyleri seviyorum, bunlara gülebilen bireyleri seviyorum. Kürt toplumu artık gerçekten yaşadığı trajedileri gündelik hayatının bir parçası haline getirdi. Onların yaşamında sürekli savaş olduğu için absürdlük aslında doğal olarak geliyor. Siz mesela sinema tarihine bakın, en başarılı savaş filmleri hep konunun absürdlüğünün üstünde duruyor. Savaşın kendisi absürd bir olay çünkü aslında. Biz Yezidilerin mülteci kampında bir film yapıyoruz şimdi, o insanlar bundan 8 ay önce evleri yıkılmış, kızları köle pazarlarında satılmış, herşeylerini kaybetmişler, ama bir görseniz, çadırların altında gülüyorlar, birbirleriyle dalga geçiyorlar, küfür ediyorlar, hareket halindeler, yani hiç kimse hayatı durduramıyor. Umudunu kaybedince gücünü de kaybediyorsun, o yüzden umut tükenmiyor.

 


Şu an devam eden birden çok proje var galiba.

Çekimi devam eden iki filmimiz var şu an evet, biri Damsız Ev, Solin Yusuf isimli Alman Kürt yönetmen ile çalışıyoruz, Almanya’da çekimleri başladı, şimdi İran’da devam ediyor, yapımcıyım orada, Dark Wind’de ise senarist ve yapımcıyım, Taşa Yazılan Hatıralar filminin başrolü Hüseyin Hasan ise o filmin yönetmeni. O film de köle pazarında satılan bir Yezidi köy kızının hikayesi.

 


Aynı şekilde bu iki film de yine gerçeklere dayanıyor o zaman.

Şu anda çok isterim "janr" filmler yapmak, komedi filmleri yapmak, ticari filmlere karşı değilim, ticari Kürt filmi yapmak isterim mesela ama şu anda Kürt sinemasının ulusal pazarı yok. Seyircisi de yok, altyapısı da yok. Bir de şu var, Kürt toplumunun bugün hala ihtiyaçları farklı, hala ölüm tehlikeleri, kimlik sorunları… Geçen yaz ben Irak’daydım, o dönem yakın arkadaşlarımın kardeşleri öldü, amcaları öldü, etrafında birileri sürekli acı çekerken buna duyarsız kalamıyorsun. Janr filmler yapmamamızın sebebi bunlar dolayısıyla pazarın da olmaması diyelim.

 


Kürt sinemasının gelişimine genel olarak nasıl bakıyorsunuz?

Kendi mecrasında gelişiyor, kendine özgü gelişiyor, şiirsel gerçekçi bir sinema. Yılmaz Güney’in izinden giden bir sinema.

 

 

Kürt sinemasının aslında hafıza adına da, bellek kültürü adına da gelişim göstermesi önemli değil mi?

Elbette, mesela Alman gazetesi benim için, bunlar savaş trilojisi yapıyor diye yazmış, eh, sinema hayatımızdan kareler, gördüğünden, varolandan besleniyorsun. Kürt sineması hala gerçek mekanlar kullanıyor, filmin konusu olan kurbanlar oyuncu oluyorlar, kendi doğalını anlatıyor ama bu sinemanın başka dinamikleri de yok değil, Kürt sinemacısı kategorisinde sayabileceğimiz insanlar çok farklı sinema geleneklerinden de gelmişler. Mesela Şevket ve Bahman İran Sineması’ndan gelmiş, ben Avrupa’dan etkilendim, Haneke’den etkilendim mesela. Fransız sineması içinde bu işi öğrenen Kürt yönetmenler de var. Türk sineması içinde Rezan Yeşilbaş gibi yetişen Kürt sinemacılar da var. Aslında bu tecrübeler bir yerde birleşiyor.

 


Taşa Yazılmış Hatıralar yurtdışında epey festival gezdi, ödüller aldı. Abu Dabi, Portekiz gibi… O festivallere siz de gittiniz mi, gezdiniz mi filminizle beraber?

Abu Dabi ve Karlovy Vary’e gittim sadece, aslında İstanbul’u bekliyordum ama… (gülüşmeler)

 


Evet, gelelim İstanbul Film Festivali’nde yaşananlara. Siz 20 sene sonra bu festivalle İstanbul’a dönüş yaptınız ama Bakur filminin festival programından kaldırılması ve sansür konuşmaları sonrası siz de filminizi çektiniz festivalden. Konuyla ilgili neler söylemek istersiniz?

İşin doğrusu, Kuzey filmini çok merak ettim, izledim de. Çok mütevazi bir televizyon belgeseli. Çayan Demirel çok önemsediğim bir yönetmen. Önceki belgesellerini görmüştüm, tam da sizin hafıza dediğiniz konuda çok değerli filmler çekmiş durumda. Ben isterdim ki bu belgesel herşeye rağmen festivalde gösterilsin ve bu bizim filmlerin önünü kesmesin, filmler izleyiciye ulaşsın.

 

Siz ne düşünerek filminizi çektiniz yarışmadan ve gösterimden?

Ben geldim havalanından otele, bir basın toplantısıyla karşılaştım, haberim yoktu olaydan, yoldaydım. Jüri açıklama yapıyordu kaldığım otelde, çok hissi ve anlık bir hareketle verdim o kararı, çünkü ben 20 yıl önce bu ülkeden giderken medya sansüründen dolayı gitmiştim, 20 sene sonra geliyorum ve yarım saat sonra öğreniyorum ki yine sansür. Biz aslında Taşa Yazılmış Hatıralar’ın son sahnesini İstanbul’da çekmiş olduk. Olay burada bitti. Bizden önceki tartışma sürecine katılmamıştım. Birileri gelip fikrimi sorsaydı ben kimse filmini çekmesin derdim. Farklı bir protesto şekli yapalım derdim, seyircileri cezalandırmış olduk bu şekilde aslında.

 


Öyle oldu gerçekten de açıkçası.

Sonuçta bu filmler Türkiye’de vizyona girer mi girmez mi, başka hangi festivallere katılabilir bilemiyorum.

 


Taşa Yazılmış Hatıralar Türkiye’de vizyona girmeyi deneyecek mi?

Konuştuğum birkaç dağıtımcı var. Ama açıkçası şimdilik bilmiyorum.

 


Biz Kuzey’i henüz izlemedik. Bu film için terör örgütü propagandası yapan bir film deniyor. Sinema her dönemde öyle ya da böyle propaganda amacıyla kullanılmış bir mecradır, bunun örnekleri vardır. Şahsi fikrim, propaganda da olsa önce izleyebilseydik, daha sonra kararımızı verseydik. Fakat siz izlemiş biri olarak propaganda denmesine ne diyorsunuz?

Bu arada ben filmin yönetmenlerinden Çayan Demirel’e acil şifa diliyorum.

 


Kendisi hastaymış evet, buradan biz de geçmiş olsun diyelim.

Ben o basın toplantısında festivalin de üzerinde bir baskı olduğunu hissettim. 20 yıl önce Avrupa’ya gittiğimde ilk haftalarda hissettiğim, bizimle Batı toplumları arasındaki o fark buydu işte, sorunlarını oturup saatlerce konuşabiliyorlar onlar. En küçük bir konu için bile saatlerce toplantılar yapabiliyorlar, birbirlerine silah çekmiyorlar. Konuşuyorlar. Kürt meselesinin bu ülkede bir tabu olmaması lazım artık. İki gündür İstiklal’de dolaşıyorum, her yer Kürt dolu. Ne olacak, silip atılacak mı bu insanlar?  Bu Türkiye’yi 50 yıl daha geriye götürür. İstanbul’lu hissediyorum kendimi, 10 yaşında geldim, Kabataş Erkek Lisesi’nde okudum, hayatı burada tanıdım, anladım, şimdi geldiğimde sanki Iğdır’a dönmemişim gibi, bu şehirle ilişkim çok farklı. O belgesel PKK gerillalarını anlatıyor diye laf ediyorlar, bu ülkede bir realite bu. Zaten varolanı gösterse ne olacak? Bu festivali seçen insanlara da bizim güvenmemiz gerekiyordu. Onlar seçtiler bu filmi, programa koydular. Onlar niye seçti? Festivalcilerin bir sinema tadı var, bilgisi var, onların bir gerekçesi olmalı ki seçmişler baştan. Ayrıca en büyük propaganda bu film için şimdi bu şekilde olmadı mı? Şimdi daha çok merak edilmedi mi bu film? Hangi yüzyılda yaşıyoruz? Ticari beklentiyle yapılmış, büyük bütçelerle yapılmış bir film değil ki, kolaylıkla internet ortamına düşecek, merak eden herkes izleyecek. Bir film çekilmiş, bunun izletilmesini kim engelleyebilir ki? Prestijli, gurur verici bir festivalin üzerindeki bu baskı çok anlamsız.

 

Devam eden iki projeniz dışında başka fikirler var mı?

Evet, bir Yılmaz Güney belgeseli yapıyoruz. Hüseyin Tabak ile. 3 yıldır devam ediyor. Sinema tadı olan bir belgesel olacak. Altı yedi ülkede çekiyoruz. Önümüzdeki aylarda çekimleri bitecek. Hüseyin Tabak kurguda şu an.


Çok teşekkür ederiz.

Röportaj: Melis Zararsız

YORUM YAZ
YORUMLAR
henüz hiç yorum yapılmamış