Ruhlar bölgesi: Bölüm 2 - Yapım Hakkında

Ruhlar bölgesi: Bölüm 2 - Yapım Hakkında

  • YAKIN PLAN

“Yeniden bir aileyiz. Artık hiçbir şey bizi rahatsız etmeyecek. Söz veriyorum.”
~ Josh Lambert

Yönetmen James Wan, senarist  Leigh Whannell ve yapımcı Jason Blum kimi zaman bireysel kimi zaman bir arada çalışarak son on yılın en iz bırakan, ticari açıdan başarılı ve tam anlamıyla dehşet verici bazı korku-gerilim filmlerini hayata geçirdiler.
Wan ve Whannell, 2004 yılında, çığır açan ve büyük popülarite yakalayan “Saw”u yarattılar. Film gişe rekorları kıran bir serinin başlangıcını oluşturdu. Whannell seride yazar (“Saw II” ve “III”) ve yönetici yapımcı olarak yer almaya devam etti. Wan kısa süre önce başarılı perili ev öyküsü “The Conjuring”i yönetirken, Blum ise “Paranormal Activity” ve “Sinister” gibi izleyicinin kanını donduran hitlere imza attı. Üçlünün 2011 yılında birlikte hayata geçirdiği psikolojik korku gerilim türündeki sarsıcı ve orijinal “Insidious/Ruhlar Bölgesi” ise gösterime girdiği yıl gişede en çok kâr getiren film oldu.
Şimdi üç sinemacı da —“Insidious/Ruhlar Bölgesi”nin tüm oyuncu kadrosuyla birlikte— “Insidious: Chapter 2/Ruhlar Bölgesi: Bölüm 2”yle geri dönüyor. Film, Lambert ailesinin, hayatlarını mahvetme eğilimindeki kötü ruhlarla ölüm kalım mücadelesini anlatmayı sürdürüyor.
“İlk filmde başladığımız hikayeyi anlatmaya devam etme fırsatı bulduğumuz için müthiş heyecanlıyız. Birinci filmde yarattığımız karakterleri seviyorum; aynı oyuncu kadrosu ve yapım ekibiyle yeniden birlikte çalışmak da harika. Eve döndüğünüzde ailenizin sizi karşılaması gibi. Ama korkutucu bir yanı da var çünkü ilk filmin başarısı hepimizi hazırlıksız yakalamıştı” diyor ilk kez bir devam filmi yöneten Wan.
“Insidious/Ruhlar Bölgesi”nin merkezinde, hayaletli evlerini terk ederek başka bir eve taşınan ama hayaletlerin eve değil büyük oğullarına musallat olduğunu öğrenen orta hâlli Lambert ailesi yer alıyordu. “Insidious: Chapter 2/Ruhlar Bölgesi: Bölüm 2”, bir kez daha, son yaşadıkları olayları arkalarında bırakmaya çalışan, ancak onlara işkence eden ruhların, işlerini bitirmekten çok uzak olduğunu fark eden Lambert ailesine odaklanıyor.
Wan ve Whannell alışılmadık bir adım atarak filme “Insidious: Chapter 2/Ruhlar Bölgesi: Bölüm 2” adını verdiler çünkü film tam da ilkinin bittiği yerden başlıyor. “Pek fazla devam filmi bunu yapmaz; ama biz baştan sona bir hikaye anlatma fikrini sevdik” diyen Whannell, şöyle devam ediyor: “İkisini neredeyse tek bir film ya da aynı hikayenin bölümleri gibi izleyebilirsiniz. Josh’ın Elise’i öldürdüğünü gördük, fakat Renai bunu görmedi ve neler olup bittiğinden pek emin değil. Bu yüzden, ikinci filmin başlangıcında, her şey normale dönmüş gibi görünüyor. Ancak, bazı şeylerin feci şekilde yanlış olduğunu yavaş yavaş fark ediyorsunuz.”
Blum, “Insidious: Chapter 2/Ruhlar Bölgesi: Bölüm 2”nin bütçesi biraz daha fazla olsa da, yapımcı olarak başlıca amacının, Wan ile Whannell’in ilk yapıma getirdiği bağımsız film ruhunun kaybolmamasını sağlamak olduğunu belirtiyor:
“İlk filmin —James ve Leigh’nin— tek bir vizyonu vardı; herhangi bir müdahale olmaksızın ve yaratıcılıklarından taviz vermeden onu sonuna kadar götürdüler. İlk filmin böylesine başarılı olmasının bir nedenin bu olduğuna inanıyorum. Dolayısıyla, devam filminde de James ya da Leigh’nin yaratıcılıklarından hiçbir taviz vermelerini istemedik.”
Yaratıcı ortaklıkları Melbourne-Avustralya’daki üniversite günlerine giden sinemacı ikili, ilhamlarının her zaman birbirlerine anlattıkları hayalet hikayelerinden geldiğini söylüyor. Çekim sürecinde dahi, sürekli olarak fikir ve konsept alışverişi yaparak bunları filme dahil ettiklerini de belirtiyorlar.
“Yeterince benzerliğiniz varsa, ya da aynı hikayeden heyecan duyuyorsanız, işte o zaman birlikte çalışmak gerçekten kolay” diyor Whannell ve ekliyor: “James ve ben o anlamda çok uyumluyuz, özellikle de korku söz konusu olduğunda.”
Ya da Wan’in ifadesiyle, “Daima birbirimizin ödünü koparmaya çalışırız. Bir gün dedik ki, ‘Bunları bir filme koymalıyız!’ İşte ‘Insidious/Ruhlar Bölgesi’nde yaptığımız şey tam olarak buydu. Birbirimize anlattığımız, duyduğumuz tüm korku hikayelerini alıp filme koyduk.”
Film yurtiçi ve yurtdışında izleyicilerle bağ kurarak, zirveye çıktı.
“Doğaüstü temaları ele aldığınızda, bence bu evrenseldir” diyen Wan, şöyle devam ediyor: “Farklı kültürler bu temaları farklı şekillerde işliyorlar, ama ben bunların büyük ölçüde aynı yerden geldiğini düşünüyorum. İşte bu filmlerin uluslararası çapta gerçekten başarılı olmalarının nedeni bu; dünyanın her yerindeki insanlara hitap ediyor.”
Whannell ise şunları ekliyor: “Folkloru bol olan ülkelerin genellikle çok güçlü bir umacı ve hayalet hikayeleri geleneği vardır. James’le Melbourne’da yaşarken, bana ailesinden duyduğu çok sayıda Malezya ve Çin hayalet hikayesi anlatırdı. İnsanlar bu hikayeleri binlerce yıldır anlatıyorlar. Bu hikayelerin çok uzun bir geçmişi var.”
Lambert ailesinin öyküsünü orijinal filmin bıraktığı yerden devralan “Insidious: Chapter 2/Ruhlar Bölgesi: Bölüm 2”nin karakterler için daha geniş bir mitoloji ve arka hikaye işlediğini söylüyor Wan: “Bu gerçekten daha büyük bir film. İlk filmi yaparken, devamı için plan ve fikirlerimiz vardı ama bunları sonuna kadar götürmedik. ‘Bakalım. Bununla oynayıp nereye gittiğini görelim. İkinci bir hikaye konusu için potansiyel olabilir’ diye düşündük. Ve tabi böylece, ilk film başarılı olduğunda bunlardan ikinci hikayeyi çıkarıp devam edebilirdik.”
“Insidious/Ruhlar Bölgesi” fiziksel bedeninden ayrılarak seyahat etme becerisine —babası Josh’tan kendisine geçen bir yetenek—sahip Dalton Lambert’ın etrafında dönüyordu. Bu becerinin bir sonucu olarak, gizemli yaşlı bir kadının ve fiziksel bedenini ele geçirmek isteyen kırmızı suratlı bir iblisin hedefi hâline gelmişti. Filmde, ayrıca, çocukken Josh’ın da geceleri kendisini ziyaret eden yaşlı bir kadın yüzünden çok korktuğu açıklanıyordu. Fakat o olayın anıları kasıtlı olarak bastırılmıştı. “Insidious: Chapter 2/Ruhlar Bölgesi: Bölüm 2” Josh’ın aslında hiçbir zaman iyileşmemiş olduğu, yaşlı kadının asla onu bırakmamış olduğu ihtimalini ortaya atıyor.
Wan bu konuda şunları söylüyor: “Biz metafizik dünyanın büyük birer hayranıyız. Bir filmde astral seyahati kullanmanın harika olacağını düşündük. Bu, yani geceleri uyurken ruhunuzun fiziksel bedeninizi terk edip havada süzülerek gezmesi fikri, çok hoş bir konsept. Bir hayaletli ev filmi yapmak istedik ama aynı zamanda biraz farklı bir şey yapmayı da arzu ettik. Bu yüzden, ikisini harmanladık.”
Whannell ise şunları ekliyor: “Bir korku filmi için mükemmel bir fikir. ‘Niye kimse astral seyahati kullanmadı?’ diye sorup durduk. Bu bizi gerçekten heyecanlandıran bir şeydi —yani, daha önce kullanılmadığını düşündüğümüz bir fikir ya da konsept olması. Astral seyahati başka hiçbir filmde görmemiştik.”
Wan ve Whannell daha aşina bir diğer konsepti, zamanda yolculuğu da kullandılar ki, bu, korku türünde ender görülen bir temaydı. Film Lambert ailesinin peşindeki kötülüğün kökeninde yatan sinsi olayları açığa çıkarmak için 25 yıl geriye gidiyor ve hem ilk filmin çözümlenmemiş gizemlerini aydınlatıyor, hem de Öte olarak bilinen karanlık ölüler diyarının içine giriyor.
“İlk film böylesine stilize ve fantastik bir dünya olduğu için, zamanda yolculuk yaklaşımı ikinci film için gerçekten de biçilmiş kaftandı” diyor Wan.
Yapımcılar iki film arasında köprü kurulması, böylece ikisinin bir bütünün iki parçası olarak görülebilmesi için bu konsepti orijinal bir biçimde kullandılar. Bir noktada, koma hastası Parker Crane’in —filmde yeni bir karakter— arka hikayesini gösteriyorlar. Ama yapımcılar geleneksel geçmişe dönüş (flashback) yöntemini kullanmak yerine, Crane’in sorunlu geçmişini Öte —zaman ve mekandan bağımsız, boşluğu andıran bir alan— içindeki bir geçmişe yolculuk vasıtasıyla anlatıyorlar.
Wan bu konuda şunları aktarıyor: “Leigh’ye, ‘Eğer ‘Bölüm 2’ aslında bir şekilde ilk filme gidip gelse harika olmaz mıydı? Ne müthiş olurdu, değil mi?’ diye sordum. Böylece, ilk filmin ne olduğunu tam anlayamadığınız öğelerinden bazılarını nasıl bu filmde gösterebileceğimizi düşünmeye başladık; ‘Bölüm 2’de bunları yeniden görüyorsunuz ama farklı bir bakış açısından. Böyle şeylere bayılıyoruz.”
Whannell de karakterlerin “Insidious/Ruhlar Bölgesi”nde gerçekleşen olaylara geri dönebilme becerisi için aynı ölçüde heyecan duyduğunu belirtiyor: “Muhtemelen devam filminin en sevdiğim kısmı bu —ikinci filmin ilk filme döndüğü zaman yolculuğu öğeleri. Ayrıca, ilk film ailenin peşindeki dışarıdan hayaletlere odaklanırken, ikinci filmde hayaletin içsel olması fikri de hoşumuza gitti. O, aile üyelerinden biri. Birinci filmde, Dalton dış güçler tarafından tehdit ediliyor. Ama ikinci filmde, hayaletler içeri girdiğinde onları durduramazsanız, neler olduğunu anlatılıyor.”
Sinemacı ikili “Insidious: Chapter 2/Ruhlar Bölgesi: Bölüm 2”yi bir korku filminden ziyade bir psikolojik gerilim olarak görüyor. “Insidious/Ruhlar Bölgesi/Ruhlar Bölgesi” hayaletli ev filmi arketipiyle yoğrulmuşken, Wan’a göre, “Bölüm 2” izleyicilerin en temel çocukluk korkularına parmak basan kanlı görüntülere ve BYG efektlerine daha az başvuruyor.
“Bunu doğaüstü bir yanı olan ev içi bir gerilim olarak tanımlayabilirim” diyen Wan, şöyle devam ediyor: “Hayaletler geri geliyor ama bu film o konuya pek fazla odaklanmıyor. Karakterleri oturtmuş olduğumu hissediyorum, dolayısıyla bir yandan fazla dolambaca gerek kalmadan onları işleyebilir bir yandan da insanların sevdiği öğeleri filmde tutmayı başarabilirim. İlk film çok daha düzdü ki bir ilk film için bu harika bir şey. Ama devam filminde mitolojiyi derinleştirmek istiyorsunuz. İnsanlara, yarattığınız dünyanın daha fazlasını göstermeyi arzu ediyorsunuz, ki bizim de ‘Bölüm 2’de yaptığımız şey buydu.”


LAMBERT AİLESİNİ GERİ GETİRME
Oyuncu Seçimi Hakkında


“Insidious: Chapter 2/Ruhlar Bölgesi: Bölüm 2” birkaç nesildir hayaletlerle uğraşan bir aileyi konu alıyor —büyükanne ve ebeveynlerden küçük çocuklara ve bir bebeğe kadar. Hatta filmin hayalet avcıları bile yaşlı ve genç nesilden oluşuyor.
Ailenin babası Josh Lambert’ı bir kez daha (Wan’la üçüncü kez birlikte çalışan) Patrick Wilson canlandırdı. Wilson “Insidious/Ruhlar Bölgesi”nden önce Wan’ın en son çalışması “The Conjuring”de de rol almıştı. Bu film de bir New England çiftlik evinde ruhlarla karşılaşan bir ailenin gerçek hayatını konu alıyordu.
“Bölüm 2”deki Josh Lambert “Insidious/Ruhlar Bölgesi”ndekiyle aynı kişi olmaktan çok uzak. Aktör bu konuda şunları söylüyor: “Bedeni ele geçirildiği için kelimenin tam anlamıyla içi boşalmış. Ele geçirildiğini biz biliyoruz ama acaba Renai öğrenecek mi? Film geçinemeyen bir karı koca ve kadının bunun nedenini çözmeye çalışmasını konu alan bir cinayet romanı gibi yapılandırılmış. Renai kocasına inanmak istiyor ama kocası tuhaf davranıyor.”
Aslında, Wilson’ın karakteri o kadar farklı ki aktör adeta yeni bir karakter canlandırıyor. Whannell, “Patrick çok iyi bir rol kaptı ve çok eğlendi çünkü ilk filmdeki Josh Lambert’ı oynamıyordu; ve bu çok hoşuna gitti. Rolü yaladı yuttu. Rolüne doyamadı. Ayrıca, filmin bu karakterle başarılı olmasına hakikaten büyük katkı sağladı” diyor.
Wilson gerçekten de baba Lambert’ın sinsi bir ruhun kontrolündeki hâlini canlandırmaktan keyif aldığını dile getiriyor: “Benim için, ‘ele geçirilmiş’ Josh’ı oynadığım, kapıların ve duvarların içinden geçtiğim anlar en eğlencelisiydi. Müthiş bir özgürlüktü”.
Wilson hiçbir zaman bol kanlı korku filmlerine çok meraklı olmadığını, daha çok insani öğelere odaklanan korku filmlerine ise her zaman ilgi duyduğunu belirtiyor: “Çocukken beni dehşete düşüren filmler çok fazla hileye başvurmayanlardı. İnsan hikayeleriydi. Bu filmde de ilgimi çeken şey o oldu. Bir korku filmi gibi gelişen, yetişkinlere yönelik bir drama hissi veriyor; ayrıca içinde mizah öğeleri de var. Bana göre, ister korku, ister aksiyon, ister komedi filmi olsun, insanları önemsemelisiniz. Özellikle de bir korku filminde; hele hele tehlikedeki bir aile söz konusuysa, o insanların tarafında olmalısınız.”
Aktör, türün sınırlarının ötesine geçip karakter odaklı bir korku filmi yaratma becerisinden ötürü Wan’dan övgüyle söz ediyor.
“Korku anlarını kurgulayabiliyor ve bu türü herkesten daha iyi biliyor” diyen Wilson, şöyle devam ediyor: “Sahip olduğumuz en yaratıcı sinemacılardan biri. Böyle hissetmeseydim kendisiyle bu kadar çok çalışmazdım; ve o da benimle çalışmak istediği için şanslıyım. Her şeyden önemlisi, insanların karakterlere bağlanması için karakterlerin nefes almasına izin vermek gerekiyor; onların hikayesini duymalısınız.”
Avustralya doğumlu Rose Byrne (“X-Men: First Class”, “Bridesmaids”, “28 Weeks Later”) Josh’ın karısı Renai rolünü bir kez daha üstlendi. “Bölüm 2”nin başında, Renai hâlâ ilk filmde yaşananlardan dolayı sarsılmış bir durumdadır ve depresyonun eşiğindedir.
Byrne şunları söylüyor: “Renai, tam olarak ertesi gün, sinir krizi geçirmek üzere. Çevresinde olup bitenler yüzünden aksiyonun ortasında kaldığı için tüm enerjisi tükeniyor —tek yaptığı, aklına mukayyet olmaya çalışmak.”
Byrne birinci filmde Renai ile Josh’ın ailelerini tehdit eden iblislere karşı birlik içinde savaştıklarını söylüyor. Ama “Insidious: Chapter 2/Ruhlar Bölgesi: Bölüm 2”de durum böyle değil.
Aktris bunu şöyle açıklıyor: “Bu filmde ele geçirilmiş olan kişi Josh; ama ilk birkaç sahnede bu pek belli edilmiyor. Josh biraz tuhaf davranıyor, Renai’nin nevrozunu ve sinir krizlerini görmezden geliyor; sonrasında, filmin ikinci yarısında ise yavaş yavaş kendini ele vermeye başlıyor. Bu kez gerçekten tek başımayım.”
Byrne projeye kendisini çeken şeyin öncelikle hikayenin ve karakterlerin giriftliği olduğunu söylüyor: “Bunu gerilime dönüşen bir aile dramı olarak gördüm. Bir oyuncu olarak, durumla empati kurabilmenizin ve onu gerçekliğe dönüştürebilmenizin yolu kesinlikle bu. Basit bir korku filminden çok daha sofistike bir yapım.”
Byrne, ayrıca, Wan’in beyaz perdede korku yaratmada ne kadar yetenekli olduğunu bildiğini de sözlerine ekliyor: “‘Insidious/Ruhlar Bölgesi’ni ilk izlediğimde, ödüm koptu. Zaten gece izleyemediğim için gün ortasında izlemek zorunda kaldım. Neler olacağını bildiğim halde çok korktum.”
Yapımcılar Josh’ın annesi ve Lambert ailesinin en büyüğü Lorraine Lambert rolünü bir kez daha Oscar® adayı Barbara Hershey’ye (“Black Swan”, “The Portrait of a Lady”) verdiler. Aktris başarılı kariyerinde ilk kez kendi filmlerinden birinin devamında rol aldığını belirtiyor (aynı şey Wilson ve Byrne için de geçerli).
1982 klasiği “The Entity”de de bir iblisin işkence ettiği bir kadını canlandırmış olan Hershey, “Geri dönmek kesinlikle kolay çünkü hepimiz birbirimizi tanıyoruz ve birbirimizle rahatız” diyor ve ekliyor: “İyi oyuncular ve iyi bir senaryonun izleyicileri filmin içine daha çok çektiğine ve karakterlerle özdeşleşmelerini sağladığına gerçekten inanıyorum.”
Aktris sözlerini şöyle sürdürüyor: “Her zaman şunu düşünürüm: Eğer insanları ve başlarına gelenleri önemsiyorsanız, o zaman onlar için gerçekten korkuyorsunuz. Bence bu her şeyi daha da yoğunlaştırıyor. Ve James’in karakter merkezli bir film yapıyor olması bana bunun harika bir proje olacağını düşündürttü.”
Hershey “Bölüm 2”de işler zaten son raddeye gelmiş olduğu için aksiyona hızlı bir başlangıç yapıldığını ve kendi karakterinin gizemi çözmede aktif rol oynadığını belirtiyor.
Filmin iki deneyimsiz hayalet avcısına değinen aktris, “Lorraine artık ekibin bir üyesi, özellikle de doğaüstünü keşfetmeye çalışan Specs’le Tucker’a katıldığı için” diyor ve ekliyor: “Bu filmde, Elise’in ölümü herkesin bildiği ama söz etmek istemediği bir konu gibi; tüm filmin temelini oluşturuyor ve her sahneye nüfuz ediyor. Elise’i herkes seviyordu. Lorraine onun arkadaşıydı. Ve geçmişten tanıdığım medyum Carl’ın da Elise’le bir bağlantısı var.”
Karakter oyuncusu Lin Shaye’in (“There’s Something About Mary”, “Dumb & Dumber”) hipnotizmacı ve doğaüstü uzmanı Elise Rainier rolüyle geri dönmesi “Insidious/Ruhlar Bölgesi” hayranlarını şaşırtabilir çünkü bu karakter ilk filmin sonunda gizemli bir şekilde öldürülmüştü.
“James ilk film sırasında beni öldürtmekle öldürtmemek arasında gidip geliyordu çünkü devam filmi çekildiği takdirde geri dönmemi istiyordu. Ama sonra bir hayalet filmi yaptığımızı hatırladı; elbette ikinci filmde Öte’de bana da bir yer vardı” diyor Shaye.
    Shaye ilk filmin başarısına şaşırmadığını, ikinci filmde yer almaktan da mutluluk duyduğunu ifade ediyor.
Aktris, “James karakterlerin gelişimi ve filmin ortamı anlamında korku türüne —Hitchcock’a, ve ‘Poltergeist’ gibi erken dönem bazı korku gerilim filmlerine— saygısını gösterdi” diyor ve ekliyor: “İlk filmin görüntüsü de çok güzeldi. Sizi hemen içine çekiyordu.”
Aktris filmin cazibesinin büyük ölçüde Wan’ın temel çocukluk korkularını deşmenin gücünü anlamasından kaynaklandığını belirtiyor.
“Hepimizin sahip olduğu, insana gerçekten huzur veren unsurları kullanmaktan —ailemiz, yatak odamız, çocuklarımız, ev kapımız, piyanomuz; insana mutluluk veren şeyler— ve sonra bunları alt üst etmekten söz etti” diyen Shaye, şöyle devam ediyor: “Dolayısıyla, daha başından belliydi; insanları filmin içine çekeceğini biliyorduk. Aileye adeta bir tür tutku duyuyor ve onlar için endişeleniyorsunuz. Kısacası, Wan yola çıkarken belirlediği amaca ulaştı; ve bence filmin herkese hitap etmesinin sebeplerinden biri bu.”
    Shaye izleyicilerin “Insidious: Chapter 2/Ruhlar Bölgesi: Bölüm 2”yi ilk filmden bile daha ürkütücü bulacağını tahmin ediyor ve bunu kısmen, Wilson’ın canlandırdığı Josh karakterinin ele geçirilerek cinayet bile işleyebilecek derecede kötüleşmesine bağlıyor:
“Bu film bambaşka bir düzeyde korkutuyor; ve bu tamamen Patrick’in o çapta bir aktör oluşu sayesinde gerçekleşiyor. Öte yandan, bir diğer unsur da bu karakterlerin zaten izleyicilerin sevdiği ve kucakladığı karakterler olmaları; dolayısıyla, filmi izlemeye gelirken zaten onların tarafındalar.”
Shaye canlandırdığı karakterin Wan için ilginç bazı zorluklar yarattığını çünkü “Bölüm 2”de onu ilk gördüğümüzde Öte’de yaşadığını söylüyor. Shaye ve yönetmen, Elise’in aradaki zamanda nasıl değiştiği konusunu uzun uzun tartıştılar.
“İnsanları Elise’e çeken öğeleri, yani onun insancıllığını ve yaptığı işe sevgisini korumak istedik” diyen Shaye, şöyle devam ediyor: “Anaç bir kadın; Lambert ailesine yardım etmek ve yaşadıkları sorunları çözmek için orada. Öte’de olduğu için, karaktere biraz hüzün ama aynı zamanda mutluluk da katmak istedim. Neticede hepimiz bir gün nasılsa öleceğiz ve hepimiz o yerden geçeceğiz. Bir miktar enerjinin devam etmesini umuyoruz sadece.”
Hem oyuncu hem senarist olan Whannell “Insidious/Ruhlar Bölgesi”nde canlandırdığı —Elise’e sık sık yardım eden hayalet avcısı ikiliden biri olan— Specs rolüne geri döndü. İkilinin diğer üyesi ise Angus Sampson’ın canlandırdığı Tucker’dı. Sampson yapımcıları Melbourne’da beraber üniversite okudukları zamandan tanıyor. Wan ve Whannel bir keresinde ona kısa bir filmde rol verdiğinden beri, üçlünün arkadaşlığı sürüyor.
Whannell, Elise’in ilk filmde ölümünden sonra paranormal aktivite işini devralan Specs ve Tucker için, “Sanırım bizim filmin mizah öğesi olduğumuz söylenebilir ama ince bir çizgi üzerinde yürüyoruz” diyor.
Sampson da bu görüşe katılıyor: “James karakterlerimizin komik olmasını istemedi. Eğer ikisi de içeri girip aynı şekilde korkarlarsa bu bir bakıma sıkıcı olabilir. İkisinin de korkması lazım —varacakları noktanın aynı olması gerek— ama oraya farklı yollardan gitmeliler.”
Whannell ve Sampson, rollerine hazırlık yapmak için, gerçek bir hayalet avcısı ekiple zaman geçirerek Los Angeles’ın Boyle Heights semtindeki Linda Vista Devlet Hastanesi’ni ziyaret ettiler. Filmin en tüyler ürpertici mekanlarından biri görevini gören mekan gerçekten hayaletli bir hastane olarak paranormal camiasında belirli bir üne sahip.
Yapımcılar Lambert ailesinin —“Insidious/Ruhlar Bölgesi”nin ana konusu olan— büyük oğlu Dalton rolü için Ty Simpkins’i (“Iron Man 3”) geri getirdiler. Çocuk oyuncularda çoğu zaman olduğu gibi, Simpkins’in ve erkek kardeşini canlandıran Andrew Astor’ın (“The Hangover”) ilk filmden bu yana ne kadar büyümüş oldukları konusunda kaygılar vardı.
Wan bu konuda şunu söylüyor: “Filmin ilkinin bıraktığı yerden devam ediyor olması bir sorundu. Neyse ki, yaşları küçük olduğu için çok fazla değişmemişlerdi.”
Wilson ise şakayla, “Pijamalarını birkaç santim uzattık ve hazır oldular!” diyor.
İlginçtir ki, bu, Simpkins’in üçüncü kez Wilson’ın oğlunu canlandırışıydı (ilki yönetmen Todd Field’in eleştirmenlerce beğenilen 2006 draması “Little Children”dı). Simpkins için, üç yıldan sonra role geri dönmek sette uyanan gerçek duygular sayesinde kolaylaştı.
“Temelde kendimi canlandırdım ama küçük bir farkla” diyor Simpkins ve ekliyor: “Kayıt yapmadığımızda bile, hayaletler etraftayken korkmaya başladım. Ama ‘motor’ dendiğinde, işte o zaman gerçekten korkuyordum. Yani benim için karaktere bürünmek bir bakıma kolaydı.”
“Insidious: Chapter 2/Ruhlar Bölgesi: Bölüm 2”deki az sayıdaki yeni karakterlerden biri, Elise’in eski bir arkadaşı ve meslektaşı olan, yumuşak bir ses tonuyla konuşan medyum Carl Stanaway’di. Yapımcılar bu rol için, “The Conjuring”de de oynamış olan Atlantalı aktör ve yazar Steve Coulter’ı (“The Hunger Games”) seçtiler.
Canlandırdığı karakter için, “Carl isteksiz bir yarı kahraman” diyen Coulter, şöyle devam ediyor: “Ruhlarla iletişim kurma yeteneğine sahip, ama bundan pek mutlu olduğunu sanmıyorum. Bunların hiçbirini yapmak istemiyor. Ruhlarla ilk kez konuştuğunda bile işler pek iyi gitmiyor. O yüzden kendine çok güvenmiyor. Carl için, yetenekleri adeta bir lanet.”
Carl medyumluk becerilerini Öte’deki Elise’le konuşmak ve Josh’a kendisini ele geçirmek isteyen ruha karşı verdiği mücadelede yardım etmek için kullanır. Carl’ın ruhlar dünyasıyla iletişim kurmakta kullandığı başlıca araç deri bir kesede taşıdığı, harflerden oluşan bir dizi zardır.
“Esasında, Carl sorular soruyor ve cevapları zarlar sayesinde alıyor. Onun tek becerisi bu. İyi olduğu tek şey bu” diyor Coulter.
Yapımcıların yaşadığı zorluklardan biri filmdeki çeşitli karakterlerin gençlik hâlleri için oyuncu seçmekti. Bu gereksinimin nedeni, Josh’a rahat vermeyen doğaüstü varlığın kökenini aydınlatmak için filmin bir kısmının 1986’da geçmesi kararıydı.
Genç Josh Lambert için yapımcıların tercihi sinemada nispeten yeni olan, 13 yaşındaki Garrett Ryan’dı (“Trust”). Bekar bir anne ve hemşire olan genç Lorraine Lambert rolü ise Jocelin Donahue’ya (“The House of the Devil”) verildi; genç Elise Rainier’ı Lindsay Seim (NBC yapımı “The Event”); genç Carl Stanaway’i de Hank Harris (“Pumpkin”) canlandırdı.     Donahue, her ne kadar hiçbir sahnede karşılıklı oynamıyorlarsa da, Hershey’nin karakterinin gençliğini oynamak için ünlü aktrisle tanıştığını ve onun çeşitli sinema performanslarını incelediğini söylüyor:
2009’da o yıl gösterime giren kült korku filmi “The House of the Devil”daki rolüyle En İyi Aktris dalında Screamfest Ödülü kazanan Donahue, “Umarım onun bazı tavırlarını kapabilmişimdir. Ama tabi o eşsiz biri” diyor.
“Insidious: Chapter 2/Ruhlar Bölgesi: Bölüm 2”de tanışacağımız iki kayda değer karakter daha bulunuyor: Sorunlu bir geçmişi olan koma hastası Parker Crane; ve onu feci şekilde taciz eden, gösterişli ve kötü kalpli annesi Michelle. Parker’ı deneyimli karakter oyuncusu Tom Fitzpatrick (“The Salton Sea”), karakterin çocukluğunu da Tyler James Griffin (“Golden Winter”) canlandırdı. Michelle’e ise Danielle Bisutti (yakında gösterime girecek olan “Curse of Chucky”, Nickelodeon yapımı “True Jackson, VP”) hayat verdi.
İlk filmdeki kırmızı suratlı gizemli iblis (karakteri “Insidious”ın bestecisi Joseph Bishara canlandırdı) “Insidious: Chapter 2/Ruhlar Bölgesi: Bölüm 2”de yer almıyorsa da, Uzun Saçlı Zebani olarak bilinen (bir kez daha aktör J. LaRose’un canlandırdığı) karakter bu filmde de karşımıza çıkıyor.

KARANLIKTA BİR FENER
Görüntü Yönetimi Hakkında


“Babamın bir şeyi mi var, anne?”
~ Dalton Lambert
“Insidious: Chapter 2/Ruhlar Bölgesi: Bölüm 2”, Wan’ı, “Insidious/Ruhlar Bölgesi”nde birlikte çalıştığı çoğu sinemacıyla yeniden bir araya getirdi. Bunlardan biri, en sık çalıştığı isim olan görüntü yönetmeni John Leonetti’ydi (“Scorpion King”). İkilinin son işbirliği kısa süre önce gösterime giren “The Conjuring”di.
Kariyerinin en başlarında, hayaletli ev türünün tohumlarını atan “Poltergeist”ta birinci kameraman asistanlığı yapmış olan Leonetti, “James harika bir görsel anlayışa sahip, dört dörtlük bir sinemacı” diyor ve ekliyor: “Bir hikayeyi görsel olarak anlatmak için onunla birlikte çalışmayı seviyorum. Görüntü ve ışık yönetimi teknikleriyle ilgili bilgisi oldukça engin. Bu da aynı görsel dili konuşmamıza ve anlamamıza olanak tanıyor. Bu filmde, James’le ve ekibimin büyük çoğunluğuyla beşinci kez üst üste çalıştım. Biz bir aileyiz ve ben bunu seviyorum.”
Leonetti’nin kamera ve ışıklandırma becerileri sayesinde, her iki Insidious/Ruhlar Bölgesi filmi de dinamik görsellere ve, mütevazı bütçesini yalanlayan, çarpıcı bir renk paletine  sahip.
“‘Insidious/Ruhlar Bölgesi’nin tarzına yaklaşımımız, üzerinde daha da çok oynayabileceğimiz son derece doğal ve gerçekçi bir görüntü yakalamaktı. İlk film oldukça gerçekçi başlamış, ardından da renk ve kontrast ustaca kullanılmıştı. ‘Korku unsuru’ tırmandıkça, renk doygunluğu yavaş yavaş düşürülmüş ve filmin görüntüsü gitgide donuklaşmıştı. Filmin sonuna gelindiğinde neredeyse sadece siyah ve beyazın soğuk tonlarından oluşuyordu” diyor Leonetti.
Leonetti “Bölüm 2”ye de benzer bir şekilde yaklaştığını ama renkleri ilk filmden daha canlı bıraktığını söylüyor: “Bu kez rengi biraz daha fazla koruduk çünkü mekanlar doğal hâllerinde bile zaten oldukça ürkütücüydü.”
    Filmin çoğu dar iç mekanlarda çekildiğinden, Leonetti’nin beyaz perde izleyicileri için buraları daha geniş ve daha sinematik göstermenin bir yolunu bulması gerekiyordu. Bu doğrultuda, hikayeyi anlatmak için geniş lensli ve hareketli kameraları tercih etti. Ağırlıklı olarak 14 mm lensler kullandı ve sahneleri gitgide daha dar açılı lenslerle çekti.
Leonetti’nin, ayrıca, Öte olarak bilinen loş yer için de bir görüntü yaratması gerekiyordu. Görüntü yönetmeni “Insidious/Ruhlar Bölgesi”nde zifiri karanlık ruhlar alemini gösteren sahnelerde tek ışık kaynağı olarak mavi-yeşil fenerler kullandığını söylüyor..
Leonetti yeni filmde, Öte’nin iki farklı yönü olduğunu belirtiyor: Siyah Boşluk ve Öte’nin içindeki ‘gerçek-yaşam’ mekanları. “Siyah boşluk tam olarak ismi gibi; siyah zemin tavan ve duvarlardan oluşan büyük bir alan. Zemin sisle kaplı; Josh bir fener taşıyor ve biz onun ve fenerinin eşliğinde etrafta geziniyoruz. Post prodüksiyonda, kontrastı ve siyahı kontrol ederek gitgide uzayan bir sonsuzluk yarattık. Öte’deki fiziki mekanlarda, yine yer sisini ve feneri kullanıyor, ‘yerleşik’ set dekorasyonlarını kaldırıyor ve o evlerin her tarafını dolaşıyoruz.”
Filmde, geleneksel ışıklandırmanın yanı sıra, karanlık odalar ve koridorlarda geçen çeşitli sahnelerde, oyuncuların ana ışık kaynağı olarak kullandıkları video kamera ışıkları ve el fenerleriyle ışıklandırma yapıldı.
“Tüm bunların fotografik olarak işe yaramasını sağlamanın anahtarı, hazırlık aşamasında kamera ışıklarını ve el feneri ışıklarını alıp teste tâbi tutmaktı” diyor Leonetti ve ekliyor: “El feneri ışıklarının renklerini karıştırmayı; ve kimin neye işaret ettiğine dair izleyicilere rehberlik etmeleri için oyunculara bunları kullandırtmayı seviyorum. El feneri ışıklandırması kullanmanın getirdiği gerçekçilik çok ürkütücü olabilir ama ne yaptığınızı bilmek zorundasınız.”
Leonetti, Wan’ın korku türünün azami etki yaratacak şekilde kullanabildiği çeşitli kamera tekniklerinde çok usta olduğunu da vurguluyor: “James bir sahne boyunca el kamerasıyla oyuncuları yaklaştırıp uzaklaştırmayı ve onların bakış açısını da göstermeyi seviyor. El kamerası mı, dolly üzerinde kamera mı yoksa sabit kamera mı kullanılacağı kararı çok önemli; korku filmi çekmede ustalarla acemileri birbirinden ayıran şey de işte bu anlayış. Tüm mesele izleyicileri kendinizle birlikte bir serüvene sürüklemek ve karakterlerin hemen önlerinde ya da arkalarında olup her şeyi yakından izlemelerini sağlamak. Tüm bunların kurgulanış şekli ise James’in hüneri.”
    “Insidious/Ruhlar Bölgesi”nde esas kamera RED Mysterium X’ti. Leonetti “Insidious: Chapter 2/Ruhlar Bölgesi: Bölüm 2” ise kayda değer kontrast aralığı ve aşırı düşük ışıkta çalışabilme imkanı sunmasından dolayı Arri Alexa’yı tercih ettiğini söylüyor: “Dijital kameralar nihayet bizi fotografik olarak farklı bir bölgeye götürdü. James’le birlikte bundan sonuna kadar faydalandık”.

RUHLARIN KENDİLERİNİ YUVALARINDA HİSSETTİĞİ BİR EV YARATMAK
Yapım Tasarımı Hakkında


Wan “Insidious: Chapter 2/Ruhlar Bölgesi: Bölüm 2”nin tasarımı için bir kez daha Jennifer Spence’le (Paranormal Activity 2, 3 & 4) çalıştı. “Insidious/Ruhlar Bölgesi”nde  yapım tasarımcısı Aaron Sims’in altında sanat yönetmeni olarak çalışmış olan Spence, ikinci filmde yapım tasarımcılığına yükseldi.
“Aaron ilk filmde yer alan evlerin çoğunun tasarımı için bana tam yetki vermişti. James, Lambert evinin sıradan bir ev hissi vermesini istedi ama tek bir farkla: Ev biraz daha karanlık ve daha büyük derinliğe sahip olacaktı” diyor Spence.
Tasarımcı filmin mekanları arasında bulunan çeşitli evler ve odalar için dekor seçerken, orijinal ve benzersiz parçalar —eski oyuncak ayılar ya da 1800’lerden kalma arkaya yatan tekerlekli sandalye gibi kişisel eşyalar— bulmak amacıyla Long Beach antikacılar çarşısını uzun uzun taradığını söylüyor: “Binlerce kez kullanılmış nesnelerin bulunduğu film aksesuarları dükkanları yerine böylesini tercih ettim.”
İlk filmlerdeki olaylardan sonra, Lambert ailesi, Josh’ın annesi Lorraine’in evine taşınır. Yapımcılar o ev için Los Angeles’ın Kuzeydoğu yakasında, Highland Park civarında Viktorya tarzı bir ev buldular fakat Kaliforniya atmosferi üzerine çok fazla oynamamaya da dikkat ettiler.
Spence, “Beni eve çeken şey duvar kağıtları ve kırmızı kapılardı. Bu hakikaten çok önemliydi. James’in favori renklerinden biri kırmızı ve bunu uygun olan her yerde kullanmaya çalışıyor” diyor.
Kırmızı renk Öte’ye açılan gizemli kapıda da belirgin bir şekilde görülüyor. Bu kapının kırmızı tonu filmin topraksı yeşiller, siyahlar ve daha yumuşak kırmızı tonları arasında hemen öne çıkıyor ve genel görünüme katkıda bulunuyor.
“Evde çok sayıda antika bulunmasını arzu ettim” diyen Spence, şöyle devam ediyor: “Antika parçaların çoğunun evle birlikte gelmiş gibi hissedilmesini ama bir yandan da buranın bir yuva duygusu yaratmasını istedim. Evin 1986 yılındaki hâli biraz daha sade; şimdiye döndüğümüzde ise çok daha kalabalık. Burası Josh için her şeyin başladığı yer.”
Mavi renkle karakterize edilen Öte ise, tam aksine, çok boş bir yer.
Spence bunu şöyle açıklıyor: “Kişisel tüm eşya ve bağlantılardan yoksun. Mekanda bunların hiçbirine yer vermedik. Bazı odalar tamamen boş, içlerinde yalnızca birkaç iskelet kalıntısı var. Bu mekanı loş ışık ve kalın bir sisle doldurduk; hiç ayrıntı bırakmadık.”
Wan’ın “Saw”daki alet edevat merakını hatırlayacak olursanız, aksesuarların “Insidious: Chapter 2/Ruhlar Bölgesi: Bölüm 2”de de önemli bir rol oynamasına şaşırmamalısınız. Karısı Jennifer’la birlikte “Insidious/Ruhlar Bölgesi”nin sanat yönetmenliğini gerçekleştirmiş olan aksesuar sorumlusu Thom Spence ilk filmde kullandığı ikonlaşmış nesnelerin bir kısmını geri getirmekten ve bazı yepyeni aksesuarlar yaratmaktan büyük keyif aldığını belirtiyor. Wan’la yaptığı konuşmalara da değinen tasarımcı, “Parçaların hem orijinal hem de oyunbazlığa müsait olması müthiş önemliydi. Aşağı yukarı, MacGyver ile Frankenstein’ın buluşması gibiydi” diyor.
Sınırlı bütçesinin yaratıcı olmaya zorladığı “Insidious/Ruhlar Bölgesi” sıradan nesneleri ikon hâline getirdi: Bunlar arasında, Josh’ın Öte’de elinde gezdirdiği eski Coleman kamp feneri ve Elise’in kullandığı gaz maskesi bulunuyordu. Bunlara Specs ve Tucker’ın kullandığı hayalet avcılığı araç gereçleri de eşlik etti; örneğin, doğaüstü aktiviteyi yakalamak için kullanılan Trifield ölçer; ve mor ve kızıl ötesi hayaletleri tespit etmek için farklı renklerde filtrelerle donatılmış özel yapım bir View-Master oyuncağı.
“Insidious: Chapter 2/Ruhlar Bölgesi: Bölüm 2”nin ikonografisinde yer alan belki de en kayda değer aksesuarlardan biri evin kız bebeği Cali’nin yürüteci.
“Ele geçirilen ve canlanan bir bebek yürüteci bu” diyor Spence ve ekliyor: “Onu uzaktan kumanda edilebilir hâle getirmemiz gerekiyordu ki etrafta hareket ettirebilelim ve üzerindeki ışıkları, zilleri ve düdükleri kontrol edebilelim. Yürüteçle çalışırken çok eğlendik.”
Bir diğer kilit aksesuar da Carl Stanaway karakterinin kullandığı doğaüstü zarlardı. Spence bunları özel olarak kesilmiş plastik bloklardan yaptırdığını söylüyor: “Üzerlerine semboller ve harfler işledik, ardından da çatlaklar ve pürüzler ekledik ki orijinal ve eski görünsünler. Bu zarlar bir bakıma Carl’ın medyumluk aracı. Onları attığında, zarlar öteki taraftan gelen mesajları yazıyorlar.”
Ve bir de, filmde farklı bir amaç için kullanılan teneke kutu telefon vardı. Bu telefon küçük Dalton Lambert’ın ruhlar bölgesine erişmesini sağlayan bir araç. “Teneke kutu telefon çocukluğumuzun öylesine ikonlaşmış bir eşyası ki onun bu şekilde yeniden hayat bulduğunu görmek heyecan vericiydi” diyor Spence.

CANLILARI GİYDİRMEK—VE ÖLÜLERİ
Kostümler Hakkında


“Insidious: Chapter 2/Ruhlar Bölgesi: Bölüm 2”nin ana karakterleri orta hâlli tipik bir Kaliforniya ailesine uygun kıyafetler giyse de, kostüm tasarımcısı Kristin M. Burke’nin hem filmde bolca yer alan hayaletler ve hortlaklar, hem de Josh Lambert’ın çocukluğuna geri dönülen sahneler için 1980’lerin ortalarındaki modaya uygun giysiler de tasarlaması gerekti.
“Insidious/Ruhlar Bölgesi”nin yanı sıra Wan’ın “Death Sentence” ve “The Conjuring” adlı filmlerinin de kostümlerini tasarlamış olan Burke, “Bu film tam olarak ilkinin bittiği yerden başlıyor. Dolayısıyla, o dünyayı kusursuz bir şekilde sürdürmek zorundaydık” diyor ve ekliyor: “Filmde 2010’dan (ilk filmin geçtiği yıl) karakterler de var, Öte’de 1840’lardan ve 1860’lardan karakterler de; ayrıca, kilit karakterlerin 1986’ya geri döndüğü sahneler mevcut. Bu yüzden, çok farklı dönemleri yansıtıyoruz ki bu müthişti çünkü yaşadıkları dönemlere göre farklı farklı karakterler yaratma fırsatım oldu.”
Burke lise öğretmeni olan Josh Lambert için iş kıyafeti ile günlük kıyafetlerin bir karışımını hazırladığını belirtiyor: “Okul kıyafetleri ve takım elbiseleri var. Çalışmadığı zamanlarda ise ona bol bol ekoseli ve doğal giysiler giydirdik. Josh Öte’ye gittiğinde kırmızılar içinde olmasını istedik çünkü oğlu Dalton’ın üzerinde kırmızı ekoseli pijama vardı ve ben baba ile oğul arasında görsel bir bağ olmasını arzu ettim.”
Burke filmin çoğu için Josh’a koyu renkler giydirdiklerini çünkü onun “kendisinde olmadığını” sözlerine ekliyor.
Tasarımcı, Renai Lambert karakteri için amacın, genç kadının yaşadığı dehşet verici deneyimlerin ardından kırılgan durumunu vurgulamak olduğunu dile getiriyor. “İnce bluzlar ve ince bir merserize kazak kullandık; giysilerinin hepsi çok narindi. Karakterle bağdaştırılan dokuları vurguladığınızda, karakter için gerçekten o hissi yakalamaya başlıyorsunuz. Filmin sonuna gelindiğinde, Renai’nin tehlike durumunu daha da pekiştirmek için ona çok yumuşak, çok dokunsal ve kadınsı kıyafetler giydirdik.”
Aksine, Lorraine Lambert karakteri ise karanlık ve baskın. “Nihayetinde, bu filmde güçlü olan o” diyen Burke, şöyle devam ediyor: “Onun gücünü vurgulamak için daha koyu renkli kıyafetler seçtik; Lorraine’e yeşil bir yağmurluk giydirdik ki bu yağmurluk onu adeta bir zırh gibi sarıyor. Dolayısıyla, Rose ile Lorraine’i birlikte gördüğünüzde dizginleri elinde tutanın Lorraine olduğunu anlıyorsunuz.”
Burke hayalet avcıları Specs ve Tucker için de beyaz frak gömlek ve siyah kravattan oluşan, hayalet avcısı olarak onları diğerlerinden ayıran bir görünüm yarattı.
Tasarımcı,“Hedeflediğimiz şey İnekler Takımı ile Mormon misyonerlerin bir bileşimiydi” diyor gülerek ve ekliyor: “Ama normal sokak kıyafeti de giyiyorlar. Bunun için, hayalet avcılarından birini düzgün, temiz ve derli toplu —elbette Specs—, diğerini ise dağınık ve pasaklı —Tucker— yaptık.”
Burke çok sayıdaki hayalet ve ruhların gardırobundan da sorumluydu. Bir sahnede, 1970 ile 1980 arasında bir seri katilin kurbanları olan bir grup genç kadın hortlak Dalton Lambert’ı tavan arasındaki odasında korkutuyordu. Hortlakların bir kısmı çarşaflara sarılıydı, bir kısmı ise normal kıyafetler giyiyordu; ama hepsi ölüydü.
“Hepsi, öldüklerinde üzerlerinde olan kıyafetlerle, Öte’ye gitmişler” diyen Burke kadınlardan her birini yaşadıkları dönemlere uygun olarak nostaljik kıyafetlerle giydirdiğini ve onlar için birer alt hikaye oluşturduğunu sözlerine ekliyor: “Bu hikaye temaları onları uygun şekilde giydirmemize yardımcı oldu; ayrıca, saç ve makyaj departmanında çalışanların da bu kadınları gerçekçi kılmak için onlara hayat vermesine katkı sağladı.”
Burke, görünüşü Joan Crawford ve Greta Garbo gibi 1930’ların sinema yıldızlarından esinlenilen, fettan ama göz alıcı Michelle karakteri için beyaz ipek ve dantelden özel bir elbise hazırladı.
“James onun klasik bir korku filmindeki korkunç, yaşlı bir hayalet olmasını istedi —saçıyla, makyajıyla, kostümüyle, her şeyiyle” diyor Burke ve ekliyor: “Rolü çok güzel bir kadına verdiğimiz için (Danielle Bisutti), onu güzel-korkunç yapalım diye düşündüm —biraz Baby Jane tarzı. Danielle’in yüzünde pürüz olmamasına çalıştık çünkü müthiş güçlü bakışlara sahip.”
    Filmde seri katilin kurbanlarının yanı sıra 20 kadar da hortlak bulunuyor. Her yaştan ve etnik kökenden bu erkek ve kadınlar öldükleri halde, yaşayanlara işkence etmek için, varlıklarını Öte’de sürdürüyorlar. 19. ve 20. yüzyıllarda yaşamış bu karakterlerin kostümleri bir asırdan fazla bir zaman dilimine yayılıyordu; ve aralarında mafya üyeleri, bir sütçü kız, 2. Dünya Savaşı’ndan bir denizci ve Dickens’ın İngiltere’sinden karakterler bulunuyordu. Burke onların kostümleri için soğuk, gri tonlar kullandı ve yine her biri için kapsamlı alt hikayeler yazarak onları canlandıracak oyunculara performansları için “bir amaç” verdi.

TEPEDEKİ EVİ BULMAK
Mekanlar Hakkında


Tamamı Los Angeles’ta gerçek mekanlarda ve 26 günde çekilen “Insidious: Chapter 2/Ruhlar Bölgesi: Bölüm 2”ye Ocak 2013’te kuzey Los Angeles bölgesindeki Highland Park’ın tepelerinden birinde yer alan tarihi ev Smith Estate’te başlandı. İyi korunmuş bu Kraliçe Anne-Viktorya tarzı yapı, filmde Lorraine Lambert’ın evi —ve “Insidious/Ruhlar Bölgesi”nin sonunda yaşanan olaylardan sonra Josh ve ailesi için geçici bir sığınak— olarak kullanıldı.
1887 yılında inşa edilmiş olan iki katlı ev ABD Ulusal Tarihi Yerler Kütüğü’nde yer almanın yanı sıra, bir Los Angeles Tarihi-Kültürel Anıtı. İlk olarak, okültizm üzerine kitaplar yazmış bir yargıca ait olan ev, Jack Hill imzalı 1968 yapımı (başrolünde Lon Chaney yer alıyordu) kara komedi-korku filmi “Spider Baby, or The Maddest Story Ever Told”da ve 1979 yapımı korku gerilim “The Silent Scream”de de çekim mekanı olarak kullanıldı.
    Wan, “Burası inanılmaz bir mekandı. Gerçekten harika bir yapı çünkü bir tepenin zirvesinde yer aldığı için çevredeki evler daha aşağıda kalıyor. Dolayısıyla, Los Angeles ve çevresinin manzarasını izlemek için müthiş bir yer” diyor.
Rose Byrne ise otantik oluşlarından dolayı mekanların kendi performansına yardımcı olduğunu söylüyor: “Buldukları bu yerler çok ürkütücü ve tuhaf; karanlık ve alçak tavanlı; ve bu benim için korkutucu. İster istemez, ‘İnsan bu evde nasıl yaşar?’ diye düşündüm. Tabi bu benim hassasiyetim; bu konuda gerçekten fazla hassasım. Ev beni hayaletlerden ve tüm o sekanslardan bile daha çok korkutuyor.”
Bir başka eski Highland Park yapısı ise bir haftalığına Elise Rainier’in tuhaf evi olarak kullanıldı. Burada çekilen sahnelerdeki aksiyonun çoğu 1908’den kalma iki katlı Craftsman tarzı evin salonunda ve bodrumunda geçti. İkiye bölünmüş olan büyük bodrum hem Lorraine Lambert’ın evinin bodrumu hem de Elise’in okuma odası görevi gördü. Specs ve Tucker’ın Elise’in genç Josh’ı hipnotize edişini gösteren eski kaseti bulduğu yer de işte bu okuma odasıydı.
Üçüncü bir ev ise —Los Angeles’ın göbeğindeki tarihi Adams-Normandie semtinde yer alan, 1910 yapımı Craftsman tarzı bir malikaneydi— Parker Crane karakterinin evinin yerine geçti. İçinde kimsenin oturmadığı, Beckett Residence olarak bilinen bir Los Angeles Tarihi-Kültürel Anıtı olan ev yıllar içinde, Rob Zombie imzalı “Halloween” de dahil olmak üzere, pek çok film, dizi ve klipte kullanıldı. Ev ayrıca popüler bir Cadılar Bayramı perili evi görevi görüyor.
Fakat bu çok büyük ve harap malikane sanat departmanı için dekorasyon anlamında fazlasıyla zor bir yerdi. Jennifer Spence bu konuda şunları söylüyor: “Parker işkence çeken bir ruh. Annesi onun erkek değil kız olmasını istemiş. Küçük oğlunu korkunç şeyler yapmaya zorlamış. Evin, onu karanlık yerlere götüren, sakladığı bir sürü korkunç şey yaptığı bir yer hissi vermesini istedim.”
    Filmdeki son mekan Los Angeles merkezinin doğusundaki Boyle Heights’ta yer alan Linda Vista Yerel Hastanesi’ydi. 1920’lerde açılan hastane 1991’de kapılarını kapadığından beri sayısız film, dizi ve klipte mekan olarak kullanıldı. “Pearl Harbor”, “End of Days”, “Outbreak”, “LA Confidential” ve “Conspiracy Theory” burada çekilmiş önemli yapımlar arasında yer alıyor. Bugün, mülkün düşük gelirli yaşlılar için bakımevine dönüştürülmesi planlanıyor. Dolayısıyla, “Insidious: Chapter 2/Ruhlar Bölgesi: Bölüm 2” orada çekilmiş son filmlerden biri olabilir.
Filmde, bu mekan Our Lady of Angels Hastanesi —1986’da genç Lorraine Lambert’ın hemşire olarak çalıştığı ve oğluyla birlikte Parker Crane’le unutulmaz bir karşılaşma yaşadığı hastane— yerine kullanıldı. Çekimler iki katta gerçekleştirildi —biri geçmişe dönüş sahneleri, diğeri ise günümüzde geçen sahneler için. Hastane ekibin başka mekanlar inşa etmesine de elverişliydi. Bu mekanlar şöyleydi: Bir polis karakolu, Lorraine’in yemek odası, Cali’nin yatak odası ve Öte.
Hastanenin gerçek hayatta da hayaletli olduğu söylentisi vardı. Çekimler sırasında, Wan çekim ekibinin katlar arasında teçhizatları taşıdığı sırada, ekiptekilerden birinin tek başına dururken ürkütücü bir şey yaşadığını hatırlıyor ve bunu şöyle aktarıyor:
“Küçük bir elin gelip elini tuttuğunu hissettiğini söyledi. Bunun üzerine, aşağı bakmış çünkü belki eline bir böcek falan konmuştur diye düşünmüş ama hiçbir şey yokmuş.”
Hayalet avcısı ikili Specs ve Tucker rollerine hazırlanan aktörler Whannell ve Sampson da tesisi gezdiler; hatta bir grup amatör hayalet avcısıyla birlikte bir gece hayalet avı turuna katıldılar.
“Öyle bir yerde kendi kendinizle oynayabileceğiniz akıl oyunları korku verici” diyen Sampson, şöyle devam ediyor: “Bodruma indik, yakma fırınının yanından geçtik ve kendimi morgun bir köşesinde, ‘Şu anda başıma gelebilecek en kötü şey ne?’ diye merak ederek otururken buldum. O yerin bu kadar yankı uyandırmasının nedeni muhtemelen bu.”
Whannell, bir başka seferinde, yine bir hayalet avı turu için hastaneye karısıyla birlikte geldi. Her iki ziyaretinde de karanlık yerlerde bol bol oturduklarını ve ruhlardan kendilerini göstermelerini istediklerini ama heyecan verici bir olay yaşanmadığını söylüyor. Ancak, karısının daha sonra bir medyumla görüştüğünü ve medyumun ona son zamanlarda beyaz, tavanı kemerli bir yerde bulunup bulunmadığını sorduğunu da belirtiyor:
“Karım, ‘Bir hastane olabilir mi?’ diye sorduğunda, medyum ‘Evet, işte orası. Bir daha oraya asla gidemezsin. Eve yanında bir şeyle dönmene ramak kalmış’ demiş. Bu hikayeyi James’e anlattığımda, ‘Tanrım, bu harika bir sahne olacak’ dedi. Birisi bize ne zaman bir hayalet hikayesi anlatsa, hemen ardından bunu bir filmde kullanmaya ve güzel bir sahne olması için ne yapmamız gerektiğini bulmaya çalışırız.”
Wan için bu tür deneyimler birer ilham kaynağı. “Öylece kestirilip atılmayacak böyle çok fazla hikaye var” diyor yönetmen ve ekliyor: “Bence insanların bizim filmlerimizi böylesine etkileyici bulmalarının bir nedeni de bu —çünkü hikayelerimiz, her şeyden önce, gerçek bir yerden geliyor.”
Wan “Insidious/Ruhlar Bölgesi’ne layık bir devam filmi yapmanın getirdiği zorluklara şaşırdığını, ama orijinal filmin hayranlarından olumlu tepki gelirse bunlara değeceğini de sözlerine ekliyor: “Devam filmlerini doğru yapmak genellikle çok zordur. İlk filmi seven insanların gelip ikinciyi de seyretmelerini ve bu filmi yapmaya aktarılan sevgiyi —filmi rasgele bir araya getirmediğimizi— görebilmelerini umuyorum çünkü filmde her şeyi enine boyuna düşündük. Filmden gerçekten keyif almalarını içtenlikle umuyoruz.”
 

YORUM YAZ
YORUMLAR
henüz hiç yorum yapılmamış